Osmanlı Devleti Çukurova'da asırlardır devam eden bunalımı sona erdirerek Türkmenleri yerleşik hayata geçirmek, Ermeni meselesini halletmek ve burada önemli güç haline gelen derebeylerini ve özellikle Avşarların güç verdiği Kozan oğullarını yıkıp merkezi idareye bağlamak, yüzyıllardır boş ve harap olan uçsuz-bucaksız ova ve araziyi tarıma açıp, bölgeyi şenlendirmek için Fırka-i İslahiye adıyla bir birlik kurmuştur. Başında askeri harekat başkanı Derviş Paşa, idari işler başkanı A. Cevdet Paşa'dır ve asıl yetki de Cevdet Paşadadır.

Fırka-i İslahiye'nin kuruluş sebebi, 1853 Kırım Harbi'ne kadar dayanır. Bu savaş esnasında çekilen asker sıkıntısı, Gavur ve Kozan dağları bölgesinden asker istenmesine yol açar. Ancak bu istek başına buyruk hareket eden aşiretlerce hoş karşılanmaz. İngilizlerin baş tercümanı Pizani'nin "Eğer teminat verirseniz biz Kozan-Oğlunu muharebeye sevk ederiz" diyerek bölgeyi Osmanlı idaresine sokma teklifi de Sadrazam Reşit Paşa tarafından yabancı eli girer ve karışıklık çıkar endişesiyle reddedilir. Reşit Paşa "Kozan bir müddet daha devlete isyanda devam ederse, oraya ecnebi eli girer ve Kozan'da imtiyazlı bir hükümet meydana gelir, başımıza bela olur. Şimdi sırası değil fakat ilerde Kozan'ı ıslah etmeliyiz" diyerek endişesini dile getirmiştir. Görüldüğü gibi Aşiretlerin devlete karşı tutumundan yararlanmak isteyen İngilizlerin bölgeye sokulma çabası vardır. Böylece ileri bir tarihe ertelenen bu iskan işi şartların da elvermesiyle 1865'te Osmanlı ordusunun Çukurova'ya gelmesiyle başlamış oldu. Sümer, Fırka'nın asıl amacının Çukurova'da daha iyi hayat şartları sağlamaktan ziyade çekilen asker sıkıntısını telafi etmek ve bölgeye yabancı eli girmesini engellemek için olduğunu söyler.

Fırka-i İslahiye'nin amacı, İskenderun'dan, Maraş ve Elbistan'la Kilis'ten Niğde ve Kayseri'ye Adana Eyaletinden Sivas Eyaleti hududuna kadar olan bölgeleri itaat altına almaktı. Ancak bundan ilki yani İskenderun'dan Maraş ve Elbistan'a kadar olan sahanın iskanı yapılabilmiş, diğer kısmının iskanı ise daha sonra güçlükle ve çatışmalarla sağlanabilmiştir. Padişah Abdülaziz (1861-1876) döneminde kurulan bu ordu yedi Balkan taburu, I tabur Girit askeri ile Hassa ikinci süvari alayından oluşuyordu. Harekata katılan diğer gruplarla birlikte on beş piyade, iki alay süvari ve 500-600 Çerkez-Gürcü atlılardan müteşekkildi.

Bütün bu bölgelerde sayısı 26'yı bulan (5'i aile) bir aşiret ve aile topluluğu vardı. Bunlar, Afşar, Varsak, Reyhanlı, Sırkıntılı, Tecirli, Cerid, Oruçlu, Karacalar, Yağıbasan, Bozdoğan, Ulaşlı, Kapulu, Delikanlu, Çelikanlu, Kırıntılı, Lek, Hacılar, Karafakılı, Şeyhler, Okçu İzzeddinli ve Amiki aşiretleriyle, Kozan-Oğulları (Kozan, Türkçe'de tavşan demektir.), Küçük Ali-Oğulları, Kökülü-Oğulları, Menemenci-Oğulları ve Karsantı-Oğulları aileleri idiler. Çukurova'nın en büyük aşiretlerinden biri olan Sırkıntı aşireti batılı seyyahlar tarafından Afşarlara mensup bir oymak olarak gösterilmiştir. Sırkıntılılar ile ilgili en eski bilgi 1730 tarihine aittir. Bu tarihte Sırkıntı-Oğlu Mehmet, Karsantı-Oğlu, Karanebi-Oğlu ve Kerim-Oğlu ile birlikte Rakka'ya iskanı emredilen Recepli Avşarı'nın kaçmasını önlemeğe memur edilmişti. Bunlardan Yağı-Basan aşireti de Avşar olmalıdır. Çünkü Pınarbaşı'nın Şabanlı köyünde oturan Körcüklü sülalesi Çukurova'dan gelmedir. Körcüklülerde anlatılan aşiret geleneğinde Körcüklüler ile Yağı-Basan aşireti iki kardeşten türemedir. Kendilerinin göç ederek bu bölgeye geldiklerine, Yağı-Basan'ın ise yerinde kaldığına inanılıyor. Ayrıca Kadirli'nin Araplı köyü Avşardır ve Yağıbasan sülalesi yaşamaktadır. 31 cemaatten oluşan Afşarlar Çukurova'nın en büyük aşireti idi. Kozan şehri ile Ceyhan nehri arasında kışlarlar, yazın ise Uzun Yayla'ya çıkarlardı.

Bu ailelerden, Antep'ten gelme ve üçyüz hanelik Arıklı obasından olan Kozan-Oğulları en kuvvetlileri olup Çukurova'da her zaman ağırlıkları hissedilmiştir. Afşarlar büyük ölçüde Kozan-Oğulları'na destek vermişler ve onlara bağlı bulunmuşlardır. Yabancı seyyahlar Kozan-Oğulları'nı Afşar Beyleri olarak göstermişlerse de, 1719 tarihli bir hükümde Osmanlılarca Varsak Türklerinden oldukları belirtilmiştir. Faruk Sümer de Kozan-Oğullar'nın Varsak oldukları görüşündedir. Ancak Kozan oğullarının Antep'ten geldikleri ve bu bölgenin Boz-Oklara mensup olduğu düşünülürse onların Boz-Oklardan olduğu ve Afşar olma ihtimallerinin yüksek olduğu anlaşılır. Üstelik 1690 yılında Avusturya Seferine çağrılan Kozan-Oğlu ve Varsaklar ayrı birer cemaat olarak zikredilmiştir. Günümüzde bazı Afşar köylerinde soyu Kozan-Oğulları'ndan inen bir kısım aileler de Afşar olduklarını söylemektedir.

Kozan ve havalisini ellerine geçirmiş bulunan Kozan-Oğulları, bölgedeki aşiretleri de (Afşar, Sırkıntı, Varsak, Tecirli, Cerid) kendilerine bağlayarak özellikle de Afşarlara dayanarak devlete karşı geliyorlardı. Kozanlıları sindirmek için gönderilen kuvvetler ise başarı elde edemediler. Kozan-Oğlu Büyük Yusuf Ağa'nın, Yozgat'taki Çapan-Oğulları'ndan Cabbarzadeler Kozan'a saldırınca onları büyük bir bozguna uğratması ünlerinin yayılmasını sağladı. 1832 yılında Mısırlı İbrahim Paşanın Adana'yı ele geçirip, Kozan'a yürüdüğü sırada onu da yenmesi üzerine şöhretleri arttı. Öyle ki, padişah emirleri geldiğinde gönderdiği cevapta "Ammimoğlu bunca memaliki havza-i tasarrufuna geçirmiş, bir avuç Kozan dağlarını dahi bana çok görmemelidir." diyecektir. Kıbrıslı Mehmet Paşa'nın, üzerlerine gönderdiği bir fırkayı da Kadirli civarında yenmeleri üzerine tamamen serbest kalmışlar ve bölgenin tek hakimi durumuna gelmişlerdir. Kozan-Oğulları kime güvense üzerine aşiretlerden birini musallat ettiğinden Adana Meclis-i Kebiri'nde bile alenen Kozan oğlu aleyhine söz söylemez idi. Kozanoğlu'nun izni olmadan hiç kimse Kozan'a giremez, Kozan hududundan çıkamazdı. Kozan oğulları idaresinde Kozan iki kısma ayrılıyordu. Garbi (Batı) Kozan: Kozan oğlu Ahmet Ağa yönetiminde Kozan'dan Adana'ya kadar Çukurova. Şarki (Doğu) Kozan. Kozan oğlu Yusuf Ağa yönetiminde Kozan'dan Uzunyayla'ya kadar olan yerler.

28 Mayıs 1865 tarihinde gök renk ordu İskenderun'da karaya çıkarak padişah fermanının daha açık izahı olan beyannameyi beylere göndermeye başladılar. Fermana karşı gelenlerin kahrolacakları, sığınanların ise korunacakları beyan edildi. Fermanda Çukurova halkına hitaben şöyle deniliyordu :

"...sizler servet imar edilirse ülkenin en verimli yerlerinin halkı olup, sizin dahi her gün saadet haline kavuşmanız, buraların emniyet ve huzurunun istenilen olgunluğa gelmesi istenir ve arzu olunurken, nasılsa durumunuzla ilgilenilmediğinden ve içinize uygunsuzluk girdiğinden bir müddetten beridir bu dağlarda zarar verecek bir takım hareket vuku bulmakta ve bu ise halkın beylerini zor kullanma yolunda ve eski derebeyliğin özelliği olduğundan ve halkın bireylerinin dahi bir kısım cahil ve kötü maksatlıların ‹İslamiyet ve insaniyete karşı olarak bölgede serkeşlik ve kötülük yoluna gittiklerinden, bütün halkı töhmet altında bırakıp vatanınızı fitne ocağı ve hırsız yatağı şeklinde göstermekte oldukları" belirtilerek "...bir elde bağışlama beratı ve diğer bir elde şeriatın adalet kılıcı olarak gelindi. şahane askerlerin üzerinde dalgalanan sancak herkes için sığınılacak güvenli bir yer olduğundan sığınanların korunacağı, askerin süngüsüne karşı gelenler dahi kahrolup yok olacaklardır".

Padişah fermanı aşiretler arasında büyük bir panik meydana getirmiştir. Dadaloğlu bunu şöyle söylüyor:

"Belimizde kılıcımız kirmani,
Taşı deler mızrağımın temreni
Hakkımızda devlet etmiş fermanı,
Ferman padişahın, dağlar bizimdir."

Önce Gavur ve Kürt dağları ile Amik ve Dumdum ovasında ıslahat yapıldı ve buradaki aşiretler başarıyla yerleştirildi. Yeni kasaba ve köyler kuruldu. Buradan geçilerek Osmaniye ve Hemite kalesi bölgesi iskan edildi. O dönemde Çukurova'nın bomboş, ıssız ve tarıma kapalı olduğu unutulmamalıdır. Bataklık ve sivrisineğin bol olduğu bu yerde sıtma da kol geziyordu. Gavur ve Kürt Dağları'nın iskanı yapıldıktan sonra Çukurova tarafına geçildi. Burada Dulkadırlı'ların eski hükümet merkezi olan ve harap bir halde bulunan Kars-ı Zülkadriye, yeniden imar edilerek çevredeki aşiretlerden bir bölüm buraya yerleştirildi. Böylece Tatarlı, Sunbas ve Savrun nahiyelerinden kurulu Kadirli Kazası oluşturuldu. Fırka-i İslahiye buradan Kozan'a (Sis) doğru yol alır.

Fırka gelinceye kadar Kozan'a devlet kuvvetleri girmemişti. Ermeniler, Fırkayı neşeyle karşıladıkları halde Kozan oğulları ve Afşarlar karşılamaya gelmediler. Bu sırada halk zaten yaylada idi ve Kozan'da birkaç bekçiden başka kimse yoktu.

Derviş ve Cevdet Paşa önce Ahmet Ağa ile anlaştı. Derhal padişahtan irade çıkarılıp Ahmet Ağa, Paşa yapıldı ve Kütahya mutasarrıflığına tayin edildi. Yusuf Ağa ise 2500 kuruş aylıkla Maraş'ta ikamete razı edildi. On üç yaşındaki oğlu Ali ise Mekteb-i Harbiye'de okutulacaktı. Kozan-Oğulları'ndan öteki kişiler de birer miktar maaşla başka illere gönderildi. Ancak Yusuf Ağa Sivas'a giderken yolda Avşarlar tarafından karşılanır ve savaşması için ikna edilir. Bunun üzerine Avşarların desteğini alan Yusuf Ağa Fırka-i İslahiye'ye karşı savaş açtı. Çoğu Avşarlardan kurulu kuvvetleri ile Haçın, Feke bölgelerini ele geçirdi. Çukurova'ya beyannameler dağıtmaya başladı.

Oysa ki, Derviş Paşa'nın şeşhane topları, mavzerleri karşısında; Türkmenlerin kılıcı, gürzü, mızrağı, filintası tesir etmeyecekti. Islah ordusu Afşar topraklarına yaklaşınca herkesi bir korku aldı. Savaş olacak, kan akacak, kısaca Türk Türk'ü kıracaktı.

Diğer oymakların kolayca iskan edilmelerine karşı Afşarlar direnmişler ve neticede ordunun sert tedbirler almasına yol açmıştır. Dadaloğlu, bu günleri "Hiç gitmiyor aşiretin belası" diye anlatmaktadır. Beladan kasıt ise iki şeydir. Biri Avşarların "gecebaş" dedikleri sıtma hastalığı, diğeri ise Osmanlı'dır. Fırka ile Yusuf Ağa arasında şiddetli çarpışmalar oldu. Paşalar yöre halkını Kozan oğulları aleyhine ayaklandırmaya çalıştı ise de başaramadı. Bu arada Gürleşen Köyünden (Feke'ye bağlı) Misli Hasan Kahya hile ile Yusuf Ağayı yakalar ve Fırkaya teslim eder. Yusuf Ağa kaçsa da askerler tarafından vurulur ve yaralı yaralı idam edilir. Dadaloğlu bir şiirinde Yusuf Ağa'yı şöyle anlatıyor.

"Aşağıdan Yusuf Paşam geliyor
Düşmanına karşı koyan mert olur
Şahin kocasa da vermez avını
Aslı kurt yavrusu gene kurt olur"

Bu çarpışmalarda büyük zayiatlar verilmiş, "boynu uzun atlar mezata gitmiş, çadırlar sökülmüş, kavgaya girenler sağ çıkmamıştır".

Kozan oğulları, itaat altına alındıktan sonra İstanbul, Şam, Trablusşam, Yozgat ve Sivas taraflarına sürüldüler (Sözgelimi İstanbul'da oturmasına izin verilen Kozan-Oğlu Ahmet Bey, hasret ve acı dolu bir mektubu II. Abdulhamit'in selamlık arabasının içerisine atınca bu olayı haber alan padişah "bana kağıt atan her şeyi atar" diyerek Ahmet Bey ve arkadaşlarını Trablusgarb'a sürdü). Kozan ve çevresi üç kazaya bölündü (Sis, Belenköy, Haçın). Kadirli'de bunlara eklenerek 4 kazadan oluşan bir sancak oluşturuldu ve kaymakamlığına Mirliva Hüsnü Paşa getirildi. Merkez olarak ta Sis kasabası uygun görüldü. Bu arada, daha ordu Sis'te iken halk arasında kolera hastalığı yayılır ve Fırka-i İslahiye askerlerine de sıçrar. Çok sayıda ölenler olur. Hastalık yüzünden fırka daha ileri gidemedi. Feke'de bir miktar asker bırakılıp geri çekildi. İskan diğer yerlerde başarılı olmuşken Kozan'da yarım kaldı. Bu savaşlar sonunda Afşarların ileri gelenlerinden bir kısmı tutuklanarak İstanbul'a gönderildi. Halit Bey Diyarbakır'a sürüldü (Pınarbaşı'nın Halitbeyöreni köyü, Avşarların miri reisi olan Halit Beyin yaşadığı yerdi.). Hacı Bey ise obasını alarak Bozok'a gitti. Neticede Afşarlar Fırka-i İslahiye ile anlaşmaya varabilmişlerdir. Onlar yaylakları olan Uzunyayla'da yerleşmeye razı olmuşlardır.

Avşarların iskanı kabul ettiği bu sıralarda ise başlarına yeni bir felaket gelecektir. Rus istilası sonucu memleketlerini terk ederek İmparatorluk Türkiye'sine sığınan Kafkas muhacirlere yer arayan devlet, iskan siyasetinin en hatalı işini yapıyor ve bula bula yerleşmeyi kabul eden Afşarların yurtlarını ve yaylalarını bularak bu muhacirlere veriyordu. Basiretli bir iskan siyaseti, bu Çerkez muhacirlerin boş yerlere iskan olunmasını gerektirirdi. Halbuki vatandaşlık insan ve mülkiyet hakları çiğnenerek iptidai bir usulle yıllardır bu toprakların sahibi Afşarlar sürülüp, yurtları muhacirlere verilecektir. Uzunyayla'nın Çerkezlere verilmesini bizzat Abdülaziz ve o dönemin hükümeti emretmiştir. Bunda herhalde Abdülaziz'in annesinin Çerkez olmasının yanında Rus istilası sonucu Osmanlı'ya Çerkezlerin göçü başlayınca, padişah sarayı ile büyük konakların Çerkez cariyeler ile dolmuş olmasının büyük rolü vardır. Son zamanlarda kadın efendiler ile Valide Sultanlar da Çerkez kadınlar arasından çıkmıştır.

Avşarlar kendi yaylakları olan Uzunyayla'ya Çerkezlerin yerleşmesini önlemek istemişler ve bunun sonucunda iki taraf arasında çatışmalar patlak vermiştir. Bu tarihlerde hükümet göçebelere karşı göçmenleri daha fazla koruyordu. Çünkü Afşarları kontrol altına almak için Çerkezlerden yararlanmaya çalışmaktaydı. Ayrıca Afşarların Uzunyayla ile Çukurova arasında gidiş gelişleri sırasında çiftçi halkın tarla, bağ ve bahçelerine zarar vermeleri yüzünden bu halkta hükümete Afşarlardan olan şikayetlerinin iletmişlerdir. Bu da hükümeti Afşarların aleyhine daha çok döndürmüştür. Devlet, Çerkezleri Uzunyayla'nın giriş ve çıkışlarını kontrol ederek Afşarları buraya girmekten men edecek geçitleri koruma görevini yerine getirebilecekleri yerlerde yerleştirildi. Bunun üzerine Afşarlar, Çerkezlere saldırarak zayiat verdirmişler, sonuçta iki taraf arasında çetin çatışmalar olmuştur (1861. Bu çatışmalar genelde Halitbeyöreni, Kaynar ve Yahyabey köyleri arasındaki sahada gerçekleşti). Sivas Valisi olay yerine gelerek iki tarafı barıştırmış ve Afşarların öldürdükleri Çerkezler için diyet olarak bir miktar para vermeleri ile olayları yatıştırmıştır. Ancak ertesi yıl aralarında yine çatışma çıkınca, hem Çerkezlere hem de yerli halka karşı tehdit oluşturdukları gerekçesiyle devlet Afşarlar üzerine asker gönderdi. Bu savaşlarda Çerkezlerinde desteklediği Osmanlı ordusu Avşarları kırarak itaat altına aldı. Devlete olan birikmiş vergi borçlarını da ödemeye zorlamış ve bir kısmını Harput ve Kastamonu gibi uzak yerlere iskan etmiştir. Ayrıca elebaşlarının bazılarını kur'a neferi olarak askere almış, bazılarını da Ergani Madeni'ne sevk etmiştir. 1863'te Afşarların hükümetin otoritesi altına alınmaları ve bilhassa 1865'de zorla toprağa bağlanmaları ile Çerkezlerin Uzunyayla'ya yerleştirilmesi kolaylaşmıştır.

Ayrıca bazıları devlet tarafından Artvin bölgesine yerleştirilerek sınırda görevlendirilmiştir.

İskan sırasında Afşar boy beyi Çerkez-Oğlu Hacı Bey'dir. Zamanla Çerkezlerle Afşarlar arasında sükunet olur ve Pınarbaşı ilçesi Potuklu köyü sınır kabul edilir. Böylece devlet desteği ve beylerin de göz yumması ile Razamazan-oğullarından bu yana Afşarların yurdu olan Uzun yayla Çerkezlere terk edilir.

Afşar Beyi Hacı Bey Fırka-i İslahiye'ye gelerek Uzunyayla'nın elden çıkması ve yerleşmekte devlet emri olduğundan Sarız havalisine aşireti ile yerleşmek istediğini belirtir. Böylece Afşarlar Kayseri yöresinde Sarız, Pınarbaşı ve Tomarza ilçeleri, Adana'nın Tufanbeyli, Kozan, Kadirli ilçelerinde yerleştirilir. Yeni köyler, kasabalar kurulur. Nüfus kütüklerine geçerek ilk defa resmen Osmanlı vatandaşı olurlar. Arazi tapuları ise bundan sonra verilmeye başlandı.

Sırkıntı aşiretine gelince, onlar Çukurova'da kışlar, İnderesi'nde yaylaya çıkarlardı. Sırkıntılılar, henüz 1859'da Kozan-Oğullarının idaresi altında zulüm gördükleri için ziraatla uğraşmak istediklerini bildirerek iskanlarını istemişlerdi. Fırka onları kışlaklarına iskan etmiş ve bir çok köyler kurmuşlardı. Sırkıntılılar, Sarıçam ile Ceyhan nehri arasında 18 köyde yaşamaktadırlar ve Tepecikören köyü bey köyüdür.

Fırka-i İslahiye ile Türkmenlerin son savaşı 1877'de Kilken Çayı ile Akdeğirmen (Kozan Barajı kuzeyi) tarafında oldu. Türkmenler 75 ölü ve 200 yaralı verirken Fırka görevlisi Akif Paşanın tek ölmüş adamı yoktur.

Fırka-i İslahiye'nin bu iskan hareketi bazı zararlar doğurmasına rağmen başarılı olmuş ve devir için faydalı hizmetler görmüştür. Bölgedeki aşiretlerin çoğu zorluklarla karşılaşılsa da başarıyla yerleştirilmiş, kimi aşiretler de kazanılarak iskana kolaylık göstermelerine sebep olmuştur. Üstelik, daha önce yerleşik hayata geçen bazı aşiretlerin hayat seviyelerini yükselmesi aşiretlerin bir kısmını iskana yönlendirmiş ve Fırka'nın gelmesinden çok önce yerleşmek için baş vuranlar da (Kırıntılı ve Sırkıntılılar) olmuştur. Böylece yerleşilen bölgeler şenlenmiş, ziraat gelişmiş ve kargaşa sona ermiştir. Kurulan kasabalar zamanla gelişerek günümüzde önemli merkezler haline gelmiştir. Islahatın bazı hataları yüzünden bölgeyi terk eden (genellikle Halep ve çevresine kaçmışlardır) aşiretler de olmuştur. İskan sırasında konar göçerlerin hayvan otlatmalarına bakılarak iskan sahasında mera bulmalarına dikkat edilmiş, kendi istedikleri yerlere yerleşmelerine rıza gösterilmiştir. Ancak fırkanın bu hoş görünüşü Afşarlardan esirgediğini görüyoruz. Onlar nüfus bakımından diğer Türkmenlere nazaran daha kalabalık olmalarına rağmen, dağlık, dar ve verimsiz bölgelere yerleşmek mecburiyetinde kalmışlardır. Toplu olarak ise Kayseri'nin Pınarbaşı, Sarız ve Tomarza ilçeleri ile bunlara bağlı yüz civarında köye yerleşmişlerdir. Yayla yöresine yerleşenlere Çukurova'ya inmek; Çukurova'ya yerleşenlerin ise yayla yörelerine gitmeleri yasaklanmıştır.

Prof. Besim Atalay bu konuda şunları söylüyor.

"Kuru iskan imha demektir. Asırlardan beri alışılan bir hayat tarzı birden bire değiştirilemez. Bunlar derece derece iskan ve ıslah edilmeleri gerekirken bu yapılmadı. Üzerlerine asker çekildi. Ordu sevk edildi. Topa tutuldu. Obaları, yaylaları, kışlaklar yakıldı, yıkıldı, beyler kurşuna dizildi. Kadın ve çocuklar öldürüldü. Gelinler esir edildi. Neticede Türklük dağıtıldı. Türklüğü üç büyük kıtada hakim kılan bu sevimli babayiğitlerle beraber ocakları, koyunları, hayvanları mahvolup gitti."

Ünlü ozan Dadaloğlu da bu olayı şöyle anlatıyor :

"Derviş Paşa, yaktı yıktı elleri
Soldu bütün yurdumuzun gülleri
Karalar giydik te attık alları
Altınımız geçmez akça tunç oldu"

19.yy'da Anadolu'yu gezen Avrupalı gezginler yoksul fakat asil ruhlu ve namuslu Türk milletinin fena idareciler elinde mahvolduklarını söylüyorlardı.

200 yıla varan iskan siyaseti sonucu Afşarlar, en son Kayseri'ye yerleşmişlerdir. İskanda Adana'da iki Afşar köyü kurulmuştur. Amber Ağa, obası ile Fırkaya gelerek yerleşmek istemiş böylece Amberin-arkı köyü kurulmuştur. Diğeri ise Azaplı köyüdür. Uzunyayla'ya gelince burada sadece bir tek Afşar köyü yerleşmiştir. Şarkışla'ya bağlı Kapaklıpınar köyü. Afşarların geri kalan bakiyeleri ise Adana'nın Tufanbeyli, Kozan ve Kadirli ilçelerinde yerleşmiş, bir kısmı Maraş ve Sivas dolaylarına bir kısmı da İslahiye bölgesinde ve Hatay'da yerleşmişlerdir. Onlar bu son iskandan önce sürüldükleri Yozgat ve Kırşehir'de kalarak köyler kurmuşlardır. Ankara ve Kırıkkale çevresinde de Avşarlar önemli izler bırakmışlardır.

Afşarlar, Anadolu Türkmenleri içerisinde en geç yerleşmeye razı olduklarından, Toros Dağları'nın verimsiz topraklarında, diğer yerleşik nüfusa nispeten fakir düşmüşlerdir. Reform ordusu, Afşar aşiret ruhunu silmek, göçebelik döneminin kötü hatıralarını yok etmek için; yerleşik hayatta köylü olarak sulh içinde üretim hayatına geçmelerini uygun görmüştür. Diğer yanda Sivas, Maraş havalisinde Ermenilerin çoğunlukta bulunduğu yerleşim merkezlerinin arasında; Saimbeyli'den öte Kayseri-Sarız arasında; Afşar ismiyle değil, Afşar oba ve aile isimlerine göre köylerde oturmalarına, dolayısıyla kümelenip il tutmalarına izin verilerek Ermeni isyanlarına karşı bir güvenlik unsuru olmaları düşünülmüştür.

Devlet, Afşarlara hesap yapmadan, el işaretiyle sadece bölge göstererek onlara yerleşmelerini istemiştir. O sebepten iskanın ilk 10-15 yılı oldukça karışık geçmiştir. Akraba olanlar, aynı obadan olanlar, aralarında özel dostluklar bulunanlar aynı köye veya birbirlerine yakın köylere yerleştirilmişlerdir. Yeni kurulan köylerin isimleri de bu zamanlarda verilmeye başlanmıştır. Fakat devlet tarafından aşiret ismiyle anılan köy ve mahalle kurmaları yasaklanmıştır. Bunun en büyük amacı ise, göçerliklerini, yani Afşar Türkmeni olduklarını unutturmaktır.

"Yabanlu Pazarı" adlı çalışmasını yaparken Avşarların yaşadığı köyleri gezen rahmetli Prof. Faruk Sümer aynen şunları yazmıştı. "Ne Afşarlar uğradıkları haksızlıkları Cumhuriyetten önceki hükümetlere anlatabilmişler, ne de hükümetler onların meselelerini anlayabilmişlerdir. Bu yüzden Avşarların mağdur durumları bugüne kadar sürüp gelmiştir. Bey aileleri de boydaşları gibi yoksul bir duruma düştükleri için töre korunamamış ve eski bir söz ile -her ev bir Kara Han- gibi olmuş yani töreleri çiğneyerek başına buyruk hareketler başlamıştır. Bunun sonucunda kendi aralarında sık sık çıkan üzüntü verici hadiseler bugüne kadar sürüp gelmiştir. Komşularından onlar hakkında menfi sözler işitilmesinin sebeplerinden biri de herhalde budur. Ancak Afşarları küçümseyen mağrur komşuları onların evlerini gece yarısında bile gelen en yoksul yolculara açtıklarını ve yoksul ev sahiplerinin yarım ekmeklerini bir daha karşılaşmayacakları konuklarına yedirdiklerini itiraf etmişlerdir. Böyle bir hareket yüksek bir insanlık duygusuna sahip olmakla ilgili değil midir ? "

Bu karışık dönemin ardından Afşarlar yaylada ilk kışlarını geçirmeye başlamışlar; ilk birkaç yıl içinde hastalıktan soğuktan ölenler ve telef olan hayvan sürüleri oldukça çoktur. Duvar ustası, demirci, kalaycı gibi zanaatkarları Saimbeyli Ermenilerinden sağlamışlardır. Sabanla çift sürmeyi, ekin biçmeyi, tırmık çekmeyi ve bostan ekmesini ise 93 muhacirlerinden öğrenmişlerdir.

İskandan sonra 1877-78 Türk-Rus savaşına (93 Harbi) katıldıklarını ve çok sayıda şehit verdiklerini görüyoruz.

Türk İstiklal Harbi esnasında Afşar vatanseverlerinin, Toros Dağları'nda kümelenmelerinden dolayı ortaya koydukları kahramanlık hareketleri milli iradenin eşsiz örnekleri arasındadır. Onlar Enver Paşa komutasında Sarıkamış harekatına katıldıkları gibi güney cephesinde de Osman Tufan Paşa'ya yardımcı olmuşlardır. Tufan Paşa "Afşar aşireti temiz bir Türk kabilesi olup Aziziye mıntıkasında ziraatçılık yapar, silahını iyi kullanır, kuvvetli bir aşiretti." diyor. Afşarlar, Toroslarda Ermeni ve Fransızlara karşı Gizik Duran emrinde de savaşmışlardır. Onlar bu savaşlarda bütün varlarını-yoklarını harcayarak tamamen fakir düşmüşlerdir. Milli Mücadele yıllarında merkeze yazılan bir raporda ; "Aziziye Kazasının 70 köyünü halis Türk olan Afşarlar'ın teşkil ettiği, bunların Kozan hududunu oluşturan Sarız nahiyesi ile Toklar ve Pazarviran'da sakin oldukları, son harpte varlarını yoklarını verdikleri ve bundan dolayı tam manasıyla fakir düştükleri, koyunculuk ve ziraatçılıkla uğraştıkları, hayvanlarını en yakın çıkış yeri olan Çukurova'ya indirerek satmak zaruretinde oldukları" belirtilerek, devamla şöyle denmektedir : "Bu bölgenin ticaret ve geliri Adana ve Maraş Pazarlarına dayandığı için ve buralar işgal altında olduğundan, her ne kadar Gürün, Aziziye, Darende, Malatya, Kayseri halkı tamamen halis Türk'te olsa, menfaatlerini Devletin gözetmesi lazımdır, yoksa bölge halkının devlete bağlılığı sözde kalır". Afşarların bu derece Kuva-yı Milliye hizmetinde bulunmaları; onların şecaatinin yerleşik hayata geçişte, mili kahramanlığa dönüşmesi olarak görülebilir.

İskandan sonra günümüze değin geçen süre zarfında köylerde tarım ve hayvancılıkla geçinmeye çalışan Afşar Türkmenleri, dağ köylüleri olarak ihmal edilmiş ve yoksulluğa terkedilmişlerdir. 2500 yıldır Türk isminin ulaştığı her yere giderek devletler ve hanedanlıklar kuran, Türk'ün adaletini Sirderya ve Mısır arasındaki bütün bölgelere götüren, Anadolu'yu Türk ve İslamlaştırmada en büyük gayreti gösteren aşiret sanki bunlar değil. Bin yıl evvel Orta Asya'da nasıllarsa, Anadolu'da da aynı kalmışlar, geleneklerini ve kültürlerini çok iyi şekilde muhafaza etmişler, taklit ve yozluğa sapmayarak Türkmenliklerini, Yörüklüklerini korumuşlardır. Bunun en güzel örnekleri Avşarlarda yaşayan ve Orta Asya'ya bağlılıklarını gösteren bir takım atasözleridir. Tomarza'nın Taf (şimdi Dadaloğlu kasabası) köyünden Beşir Önder'den derlenen bu sözlerde Türkistan'da yaşayan bazı Türk boy ve yer adlarının geçmesi dikkate şayandır. Bu atasözlerinin bazıları halen köylerde hatırlanmaktadır. Bir misal olması bakımından bu atasözlerini buraya alıyoruz.

"Hunlu ettin, ünlü ettin (Hun Türklerine işaret ediliyor). Oğuzluyam, yavuzluyam. Oğuzlardanım (Soy şuuru). Yasa pese (emre itaat). Eğreğimde Gökbüre (Gökbörü, eski Türkçe'de Bozkurt demektir). Ergonem var, erginem var (anlamı durak yerlerim, delikanlılarım var. Ergenekon adıyla benzerliğine dikkat edin). Otaklı, ötekli (Oturacak yeri, söz söyleyecek insanı var. Otağ, hükümdar çadırına denirdi). Gonca güllüyüm, Beğdilliyim. Şoru Beydilli, boyu bozkurt (Şor-söz). Beğdilli, dili ballı (bilindiği gibi Beydililer, Yıldız Han soyundan olup Avşarın küçük kardeşidir). Dili ballı bozkurt. Haycı Nogaycı (Yaygaracı insanlara denir). Özbek özbek (Pek arzu sahibi). Kınıklı, konuklu (Misafir seven insan için söylenir). Allı ol, kaylı ol (İyi giyin demektir. Kayı boyu kastediliyor). Soylu Kaylı (asil kişi). Aral'dan Tural'a (Her yere yol gider). Baykal'da su arar (olmayacak işin peşinden gidenlere denir). Harzem'de hazinem (fakirliğine bakmayıp söz edene denir). Çin başı bir akça (değersiz iş için söylenir). Yolumuz Tibet'e (zor ve kötü iş, kötü insana iş düşünce söylenir). Hazer'den kaçar, bezere gider (işini bilmeyen şaşkın). Havran eniği, gökbörüğü (Avşarlarda eskiden nineler torunlarının saçlarını böyle söyleyerek okşar ve severlermiş). Kardeş gibi yaren Turan gibi yayla olmaz.

Ancak, 1923'te yeni Türk Devleti'nin kurulmasıyla birlikte Türk Milleti'nin her alanda gelişmesi için yoğun bir program uygulanmaya başlandı. Bu programlardan birisi de Avşar Türkmenlerini yakından ilgilendiren Köy Enstitüleridir. Çünkü bu enstitülerden biri Kayseri'nin Pınarbaşı ilçesine bağlı Pazarören kasabasında açılmıştı. Enstitü, Avşar Türkmenlerinin sosyal, ekonomik, kültürel ve eğitsel alanda gelişmesine zemin hazırlamıştır. Burada kısa da olsa Köy Enstitüleri ile ilgili bilgi vermek yerinde olacaktır.

Avrupa feodal yapı içinde kıvranırken Osmanlı geliştirdiği özgün toprak düzeni sayesinde çağının en ileri ekonomik ve toplumsal düzenini yaşıyordu. Tımar adıyla bildiğimiz toprak sisteminde elde edilen gelir halka tımarlı sipahi tarafından dağıtılıyordu. Üstelik devlet bu döner sermaye sayesinde ordusunu da finanse ediyordu. Ancak, Avrupa yeni şartların getirdiği olgular sayesinde Feodalizmden uzaklaşıp uluslaşmaya ve sanayileşmeye başladığında Osmanlı hala geleneksel kurumlarıyla ayakta kalmaya çalışıyordu. Avrupa'daki gelişmeler karşısında direnemeyip sonunda pes eden Osmanlı geleneksel düzeni, merkezi otoritenin gücünü yitirmesine yol açmış ve böylece tımar topraklarında feodal özellikler taşıyan ağa, ayan, eşraf gibi yerel güçlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. 1808 yılında imzalanan "Sened-i İttifak" ile devlet, mültezim ve mukataa gibi devletten aldıkları resmi unvanlarla halk üzerinde gerçek bir güç haline gelen ve devlet topraklarını ele geçiren bu kişilerin feodal haklarını ve özerkliklerini tanımış oluyordu. Bu olay, Osmanlı'nın sanayileşmesini ve millileşmesini engellemiştir. Osmanlı Devleti'nin dine dayalı "Millet Sistemi"ni uygulamış olması da millet olma yolunda büyük bir engel teşkil etmiştir ki Kurtuluş Savaşı yıllarında yüce önder Atatürk ve arkadaşları bunun sancılarını çok çekmişlerdi. Yakup Kadri'nin Yaban adlı romanında anlattığı aşağıdaki olay bu açıdan önemlidir.

"-Biliyorum beyim, sen de onlardansın emme…
-Onlar kim?
-Aha, Kemal Paşa'dan yana olanlar.
-İnsan Türk olur da, nasıl Kemal Paşa'dan yana olmaz?
-Biz Türk değiliz ki, beyim.
-Ya nesiniz?
-Biz İslamız Elhamdülillah…O senin dediklerin Haymana'da yaşarlar."

Türk köylüsü ağası nerede ise orada bulunmuş, böylece Milli Mücadele yıllarında ve cumhuriyet devrinde bir çok iç isyan çıkmıştır ki günümüzde Kürt isyanlarının temelinde de doğunun bu feodal düzeni yatmaktadır.

Cumhuriyeti kuran kadro, bu gerçeğin farkındaydı. Bu yüzden milletleşmek ve sanayileşmek için Türk toplumunun eğitilerek ağa, şeyh, ayan, eşraf, aşiret reisi, din adamı gibi halk üzerinde baskı kuran unsurlardan yani feodal yapıdan kurtulmasını amaçlamışlardır. Ancak yüzyıllardır, kendi kendini yönetmesini bilmeyen halk kitlelerinin bir anda hayatla yüzyüze kalmalarının doğuracağı sosyal, ekonomik, siyasi sıkıntılar ve karmaşalar olacaktı. Köy Enstitüleri ve buradan yetişen elemanlar, Türk köylüsünün karşılaşacağı teknik konular ve işletmecilikteki eksikliklerini giderebilirler ve ağalığın tasfiyesi sonucu toprak reformu için deney kazanmış gerekli eğitim kadrosunu yetiştirebilirlerdi. Ayrıca toplumun sosyal ve kültürel gelişimine de büyük katkıda bulunabilirlerdi.

İşte Köy Enstitüleri bu fikirler doğrultusunda kurulmuş eğitim yuvalarıydı. Buralarda eğitim görmüş 17.000 öğretmen ve bunların yetiştirmiş olduğu yüzbinlerce köy çocuğu ülkemizin gelişimine katkıda bulunmuştur. Bu sayede belki hiç okuma şansı bulamayacak olan binlerce akademisyen, bürokrat, işadamı, ozan, yazar… yetişti (Enstitülerin daha sonra siyasete bulaşarak amacından saptığını ve kapatıldığını biliyoruz. Bu husus konumuz dışında olduğu için burada bahsetmeyi yararlı görmüyoruz). 1937 yılında Köy Öğretmen Okulları adıyla kurulan ve 17 Nisan 1940 yılındaki yasayla adı Köy Enstitülerine çevrilen bu yerlerden birisi de Kayseri'nin Pazarören kasabasında 1940'ta açılan Pazarören Köy Enstitüsü'dür. Enstitülerin kuruluş yerlerinin seçilmesinde bölgenin toplumsal, ekonomik, kültürel özellikleri önemli rol oynamıştır. Buradan çıkaracağımız sonuç şudur. Enstitünün Avşar muhiti olan Pazarören'de açılması bölgedeki Avşarların toplumsal ve kültürel geçmişleri ve büyüklükleriyle ilgilidir. Ekonomik açıdan bakıldığında ise bölgenin ve bölgenin en önemli unsuru olan Avşar Türkmenleri'nin Osmanlı'dan bu tarafa ihmal edildiğinin ve yoksulluğa terk edildiğinin de en belirgin göstergesidir.

Köy Enstitülerinin açılmasında büyük emeği olan İsmail Hakkı Tonguç, Pazarören ile ilgili izlenimlerinde şunları söylüyordu.

"Okulu, köyü ve civarı gezdik. Suları bol, ufukları çok geniş ve etrafı Torosların temadisi karlı dağlarla örtülü… Uzun yayla suları bol, çayırları çok, toprağı cömert ve dünyanın en güzel atlarını yetiştiren bir muhit olduğu halde burada yaşayan insanları bu kadar yoksul düşüren sebepler nelerdir? Köylülerin durumları, Avşarların adetleri, köy okullarına karşı gösterilen alakanın sebepleri, bu mevkiin kış ve yaz aylarındaki hususiyetleri, vergiler, aşarın kaldırılması, davarcılık, atçılık gibi mevzuları didikledik… Muhiti iyi tanıyan arkadaşlarla toplandık. Araziyi, suları, iklim şartlarını, yolları, münakale ve muhabere, iaşe bakımından irtibat meselelerini teker teker mahalli realitelerle temas ede ede inceledik. Hava iyi, su çok bol ve ileride elektrik istihsaline imkan verecek mahiyette idi. Yol Orta Anadolu'yu Maraş üzerinden cenubi Anadolu'ya bağlayacak esaslı şoselerden biri olacaktı. Onun için burayı her bakımdan Orta Anadolu'da açılacak enstitülerden birisi için en münasip yer olarak seçtik."

Pazarören Köy Enstitüsünde yetişen bir çok Avşar genci, içinden çıktığı toplumu kalkındırmak ve geliştirmek için mücadele etmiş ve hizmetlerde bulunmuştur. Ancak Köy Enstitülerinin uzun ömürlü olmaması bu gelişimi akamete uğratacaktır. Uzun süren bir dönemin ardından Avşar Türkmenlerini ekonomik olarak rahatlatacak yeni bir gelişme olmuştur. Bu, 1960'ların sonunda başlayan Avrupa'ya işçi göçüdür.

Özellikle 1970'li yıllarda çok sayıda insanımız Avrupa'ya işçi olarak gitmiş ve bu sayede iktisadi durumları da eskiye nazaran hissedilir ölçüde düzelmiştir. Gerek Avrupa'da tanınan teknik gelişmişlik, gerekse ekonomik rahatlama kültürel, siyasi ve eğitsel olarak kendini göstermiş, yüksek tahsil yapanların çoğalmasına ve bürokraside de varlıklarını hissettirmelerine yol açmıştır. Bu satırların yazarı da Hollanda'ya gitmiş bir işçi ailesinin çocuğudur. Ancak, burada bir sorunla da karşı karşıyayız. Milli bir politika gütmeyen hükümetlerin işçi ailelerini ihmal etmesi, kültürel olarak desteklememesi ve onları sadece ülkeye döviz getiren kişiler olarak algılaması, Avrupa'da doğup büyüyen yeni kuşakların önemli bir kısmının dini ve milli olarak özüne yabancılaşmasına ve kültürel olarak asimile olmalarına yol açmıştır ve açmaktadır. Umarız bundan sonra bu mesele hakkında ciddi tedbirler alınır.

Diğer taraftan ülkemizi büyük bir kaosa ve neredeyse iç savaşa sürükleyen, 1970'lerde başlayıp şiddetini artırarak 1980'e kadar süren terör döneminde yıkıcı ve bölücü akımların saflıklarından dolayı çok az da olsa kimi gençlerimizi kandırdığı olmuşsa da; hangi görüş ve partiden olursa olsun Avşar Türkmenleri hiçbir vakit milli ruhlarından ve Türklüklerinden taviz vermemişlerdir. Bu açıdan diğer Türk boylarına da örnek olmuşlardır. Rahmetli Prof. Dr. Faruk Sümer; Avşar Türkmenleri'ne hayranlığını her fırsatta dile getiriyordu ve Türkmen boyları arasında boy şuuruna sahip tek Oğuz-Türkmen boyu olarak da Afşarları gösteriyordu.

Fakat bilhassa son 10 yıl içerisinde Türkiye'de meydana gelen büyük değişme ve yozlaşma Avşar Türkmenlerini de tehdit etmektedir. Bilhassa özentiyle başlayan bu kültür yozlaşması, Avşar kocalarının tedbirler almaması durumunda büyük bir çöküntüye doğru gidebilir. Fakat her şeye rağmen Türklüklerinden ve törelerine olan bağlılıklarından taviz vermesinin de beklenmeyeceğine inanmaktayız.

Günümüzde en yoğun olarak bulundukları Kayseri'de çok büyük bir güç halinde ağırlıklarını koymuşlardır. Kayseri'de Dadaloğlu Vakfı ve Dadaloğlu Derneği, konferanslar, sempozyumlar ve diğer kültürel faaliyetlerde bulunarak Afşar Türkmenleri arasında birlik ve beraberliği oluşturmaya çalışmaktadırlar. Dadaloğlu Vakfı'nın sempozyumları artık milletlerarası seviyede yapılmaktadır ve yurdumuzun seçkin ilim adamlarının yanında Türk dünyasının da önde gelen isimleri de bu sempozyumlara katılmaktadır. Her yıl Eylül ayının ilk haftasında Tomarza İlçesi Dadaloğlu (Özlüce, Taf) Kasabası'nda ve Aslantaş köyü civarında bulunan Berçin yaylasında Dadaloğlu Şenlikleri düzenlenmektedir. Aynen eski zamanlarda yaşadıkları gibi ve halen Orta Asya'da yaşatılan gelenekler gibi Türkiye'nin bir çok yerinden Afşar Türkmenleri buraya akın edip birbirleriyle kaynaşma imkanı bulmaktadırlar. Yine Adana'da bulunan Avşar Kültürünü Araştırma Derneği de (AKAD) yörede faaliyetlerde bulunmaktadır.


Günümüzde Kayseri, Sivas ve Maraş bölgesinde yaşayan Avşarların, alt obaları şunlardır :

Beyler
1. Toplular 
2. Kara Recepler 
a) Arap Hasanlar 
b) İbrahim Beyler 
c) Hacı Mustafalar

Bozlar 
1. Halloğulları
2. Kara Şeyhli
3. Koca Nallı
4. Kıllılar
5. Karabudak
6. Deller (Ak ve Kara)


Kaynak : Adnan Menderes Kaya (Avşar Türkmenleri)

e-max.it, posizionamento sui motori
Yorumlar   
0 #13 Kemal Günbatur 17-07-2017 01:08
Amiki ile Okçu izzettinli aşiretleri Kürt Aşiretleri mi ?
Alıntı
0 #12 Kubilay 11-02-2017 00:50
Gönül ister ki hakları yenilmeden ve kültürleri korunarak yerleşik hayata geçirilselerdi. Ama dönemin şartları ve devlete isyan gibi şeyler olayları bu yana götürMuş. Bu saatten sonra geçmişe sovmek degil Avşar kültürümüzü yaşatmak icin çalışmalıyız.
Alıntı
0 #11 Mehmet ulusoy 14-11-2016 16:13
Hacıbektaş'ın Hırkatepesideli k köyü çevre köylüler tarafından "KARACAKÜRTLER" diye nitelendirilir. Rahmetli Amcam biz Uzunyayla'dan geldik derdi.Bu konuda bilgi alabileceğim kaynak var mı?Şimdiden .
Alıntı
0 #10 Adnan 19-06-2015 18:53
Sayın ÇADIR,
Deliler ile Deller aynı oymaktır. Soyadınızın özel bir durumu olduğunu sanmıyorum. Oymağınız Deliler'dir, bu yeterli.
Alıntı
0 #9 Adnan 19-06-2015 18:51
Ahmet Yaman bey, Dağlılar hakkında en detaylı bilgiler, Dr. Ali Sayar beyde vardır (Ereğlili Bekdiklerden).
Alıntı
+1 #8 Mücahit Mürşit 17-06-2015 17:46
Sayın Adnan Menderes Kaya,

Acaba Kütahya'nın Emet ilçesinin Sülye köyü hakkında bir bilginiz var mı? Bu köy köpekli avşarlarının sülü beğli cemaatinin bir köyü olabilir mi? Veya hangi boydandır? Cevaplarınız bizim için son derece fazlasıyla önemli...
Alıntı
0 #7 ahmet yaman 30-01-2015 18:33
Karapınarın eski adı da (Sultaniye)'dir
Alıntı
0 #6 ahmet yaman 30-01-2015 17:48
Adnan bey bize dağlı derler soyum hakkında kesin bir bilgi bulamadım aslen Konya/Emirgazi ilçesinin Işıklar kasabasındanım dedem Horasandan göçüp gelen Türkmenlerden olduğumuzu söyler. yardımcı olursanız sevinirim.
Alıntı
0 #5 ÇADIR 13-10-2014 14:00
Adnan bey merhabalar ben kayseri pınarbaşı avşarlarındanım köyüm tahtalı soyumuz delilerden geliyor galiba yanlız birde deller var bu farklı bir obamı? Bir de Soy ismim Çadır, soy ismimin nerden nasıl geldiğini hangi obaya ait olduğunu nasıl bulabilirim öğrenebilirim sizin sorularım hakkında bir bilginiz varmı yoksa nerden bulabilirim?
Alıntı
0 #4 Tayyip Saygılı 30-01-2014 09:36
Kadirli'nin Azaplı köyünün eski adı " Avşarlar" dı. Sonra, konumuna uymayan bir isimle " Azaplı " olarak değiştirildi.
Alıntı
-1 #3 Adnan 15-04-2013 01:58
Hüseyin Bey,

Karaca Kürtler, Dulkadırlı Türkmenlerinden Kurt Karaca Beyin oymağıdır. Türkmen'dir ama hangi boya mensuptur bilinmiyor. Fakat yapılan bazı incelemelerde (Baki Yaşa Altınok ve Sebahattin Yaşar'ın makaleleri var) Bayat boyuna mensup oldukları söylenmektedir. Dulkadır sahası ağırlıklı olarak Avşar, Bayat, Beğdili boylarından oluşmaktadır. Dolayısıyla Bayat boyundan olmaları mümkün.

Çukurova'nın ziraate açılması hakkındaki düşünceniz doğru. İngilizler, pamuk ihtiyacını karşılamak amacıyla Çukurova'nın tarıma inaçılması, bu sebeple Türkmenlerin bölgeye iskanını arzuladıkları biliniyor. Zaten iskanın alelacele ve hiçbir hazırlık yapılmadan gerçekleştirilm esi bunu gösteriyor. Türkmenlerin çoğu açlık ve sıtmadan ölmüştür. Bu konuyu irdeleyen bir çalışma vardı ama şu an hatırlayamadım.
Alıntı
0 #2 HÜSEYİN GENÇ 13-04-2013 12:13
SAYIN ADNAN MENDERES KAYA
ÖNCELİKLE DETAYLI VE GENİŞ YAZINIZDAN DOLAYI KUTLUYORUM.
KARACAKÜRT'LERİ N AVŞARLARLA İLİŞKİSİ NEDİR? AYNI KÖKTENMİ GELİYOR?. OBALARIMI FARKLI?
AVRUPADA SANAYİ DEVRİMİ SONRASI ÖZELLİKLE HAMMADE İHTİYACI NEDENİ İLE OSMANLIYA BASKILARI VE PAMUK VB İÇİN AVŞARLARIN ÇUKURA SITMAYA RAGMEN YERLEŞTİRİLDİKL ERİNİ DÜŞÜNÜYORUM.
AYNI OYUNU BALKANLARDA SANAYİ HAMMADDESİ ALARAK SİLAH VEREREK İÇTEN DE MİLLİYETÇİLİĞİ KÖRÜKLEYEREK OSMANLININ ÇÖKÜŞÜNÜ HIZLANDIRDIKLAR INI DÜŞÜNÜYORUM. DÜŞÜNCELERİNİZ BENİM İÇİN ÖNEMLİ.
TEKRAR TEŞEKKÜR EDERİM..
Alıntı
0 #1 İsmet BULUT 27-09-2011 10:15
Araştırmanıza katkı sağlamak için ; Nezirlerden bir kısmı ile Karsantı'ların bir kısmı Deliler'in bir kısmı Develi'nin Şıhlı(Şeyhli)Ka sabasında bulunmaktalar benim baba sülalem Nezirler Annemin Annesinin sülalesi Karsantılardır. 1971'de Şıhlı Belediye Başkanı iken görevi başında katledilen Hacı BULUT benim babam olur Nezirlerdendir Annem Rabia BULUT ise Türkiye Cumhuriyetinin Seçilmiş üçüncü Kadın Belediye Başkanıdır Karsantılardand ır,halen Ankara'da ikamet etmektedir.
Alıntı
Yorum ekle

Dadaloğlu Derki;

Yedi iklim dört köşeyi dolandım
Meğer dünya her tarafta bir imiş
Ben dünyayı Al'Osman'ın sanırdım
Meğer dünya dört sultanlık yer imiş

İrili ufaklı insan piç oldu
Onlar doğdu geçinmesi güç oldu
Altı arap atlı şahbaz nic'oldu
Mamur sandım yalan dünya çürümüş

Yazarlar


IMAGE
Eldeniz Abbaslı
"Şamlı" Adı Üzerine

Azerbaycan’d...
IMAGE
Adnan Menderes Kaya
Avşar Yörelerinde Söz Varlığı

AVŞAR ...
IMAGE
Tufan Gündüz
Şu Kart-Kurt Meselesi

Türkiye'de ...
Great new costomer Bonus Bet365 read here.

Avsar VideoAvsar Video
Avşar KütüphaneAvşar Kütüphane
Avşar KöyleriAvşar Köyleri

Aydoğmuşlu Avşarından bir oba. Sis bölgesinde 1519 tarihli defterde üç ayrı Çandık cemaati kaydedilmiş olup ilki, Bürücek mezrasında ziraat eden 14 hane, 1 mücerret, ikincisi, Ergin mezrasında kışlayı

...

Canbaz, Canbazlı yada Canbazoğlu. Aydoğmuşlu Avşarından bir oba. Adana'da Çatal adlı yerde kışlayıp, Sis'te Ak-kuzuluk adlı mevkide yazlamaktaydı. Rüsum-u örfiyesini Sis Sancak beyine veren cemaat, 15

...

Dulkadır Türkmenlerinden olan Çiğdemliler, 16. Yüzyılda Maraş bölgesinde bulunuyorlardı. Boz-Ulus'un Orta Anadolu'ya gelmesiyle onların arasına karışarak eşkıyalık yapan cemaatlerden biri olan Çiğdeml

...

Köpekli Avşarı obalarındandır. Halep bölgesinde 1526 yılında 35 hane olan Balabanlı Avşarı, 1536'da üç şubeye bölünmüştü. Bunlardan ilki 61 hane olup Birecik'in Tel-Köy köyünde sakindi. İkincisi 10 ne

...

arama
View best betting by artbetting.net
Download Full Premium themes