mustafaATürkiye’deki sosyal bilimciler tarafından halı-kilimcilik tarihi ve bu tarihin meydana getirdiği kültür hakkında yeterli düzeyde araştırmaların yapıldığı söylenemez. Konu hakkında genellikle tecrübesiz araştırmacılar, amatör halk bilimciler ve kısmen de sanat tarihçileri tarafından muhtelif yayınlar yapılmıştır. Bu çalışmalar ise çoğunlukla bir şehir-bölge esas alınarak yapılmış tasvire dayalı çalışmalardır. Dolayısıyla genelde halı-kilim sanatı, tarihi kültürel süreç ve coğrafi şartlar göz önünde tutulmadan değerlendirilmiştir. Yani halı-kilim sanatı genel olarak bilimsel anlayışla incelenmemiştir. Şüphesiz, vurguladığım bağlam çerçevesinde az da olsa bazı çalışmalar yapılmıştır; ama bu çalışmalar da maalesef bilimsel karşılaştırma tekniğinden mahrumdurlar.

Türkiye’de halı ve kilim sanatında kullanılan damgalar ve şekillerle ilgili yapılan bir takım araştırmalarda, genellikle Türklerden önce Anadolu’daki kadim kavimler dikkate alınarak açıklamalar yapılmıştır veya Türkiye’deki damgalar, şekiller o kavimlerle ilişkilendirilmiştir. Bazı eserlerde de, Anadolu’nun kadim kavimleri ile Asya Türkleri ve onların sahip olduğu medeniyet arasında bir bağ kurulmaya çalışılmışsa da sorunun yeterli düzeyde çözüme kavuşturduğu söylenemez. Türkiye’de damgalar üzerine çalışan araştırmacılar, Türklerin tarihi kültür coğrafyalarına yönelmek yerine, yaşadıkları ve araştırma yaptıkları coğrafyanın tutsağı olarak, “her şeyin kaynağı yaşanılan coğrafya” varsayımını bir gerçeklik olarak kabul etmişlerdir.

Türklerin kadim tarihi ve coğrafyaları göz önünde tutulmadan Ön Asya ve Balkanlar coğrafyasının kültürel yapısı anlaşılamaz ve hiçbir sorun yeterli düzeyde çözüme kavuşturulamaz. Çünkü “tarih bir toplum için, geçmişin deneyim ve bilgi birikimlerinin toplandığı bir medeniyet ambarıdır. Geçmişin doğru anlaşılmasını, geleceğin doğru inşa edilmesini sağlar”[1]. Bu nedenle tarihin önemli bir kültür unsuru olan kilim-halı sanatında görülen damgaları da bu bağlam içinde değerlendirip incelemek gerekir.

Türkiye’de halı-kilimlerde kullanılan damga ve şekillerin isimlendirilmeleri genelde yakıştırmadır. Mesela; “ana tanrıça”dan hareketle yapılan “elibelinde, hayat ağacı, bereket, insan, saç bağı, koçboynuzu, küpe, sandıklı, aşk ve birleşim, yıldız, suyolu, pıtrak, haç, sandık-kazan kulpu, bereket-akrep” ve benzeri isimlendirmeler[2] genelde, ad oldukları damganın varlığını yansıtmaktan uzaktır. Ayrıca Türk halı-kilimlerindeki damgaları Türk dünyasıyla ilişkilendirmek isteyenler de “ana tanrıça”dan hareketle yapılan isimlendirmeleri kabullenmiş ve kullanmışlardı[3]. Türkiye’deki halı-kilimlerdeki damgaları bir yöreye bağlı olarak açıklayanlar, araştırma yaptıkları bölgede tespit ettikleri damgaları, orada yaşayan aşiret, halk ya da coğrafya ile açıklamışlardır[4]. Diğer yandan dokundukları yerleri göz önüne alarak halı-kilimleri Kars kilimi, Hakkâri kilimi, Bergama kilimi ya da Kazakistan, Kırgızistan halı-kilimi vb. diye adlandırmak doğru mudur?

Mesela bu makalede kullandığımız Avşar dokumalarıyla ilgili fotoğraflar ile diğer dokumalardan aldığımız bazı damgaların aynı olduğunu ya da aynı damgaya aynı eserde neden farklı iki isim verildiğini nasıl açıklayabiliriz? Türkiye’de bir bölge, il, ilçe ya da bir aşirete bağlı olarak isimlendirilen damgaların diğer Türk kültür coğrafyasındaki Türk halkları arasında da yaygın olarak kullanılmasını nasıl açıklarız? Bu sorular ve cevapları özelde Avşar halı-kilimlerinin genelde ise Türkiye’deki halı-kilim çalışmalarının anlaşılması için önemlidir.

Bu makalede bazı örneklerini gördüğünüz Türkiye ya da İran’daki bazı çalışmalarda Avşar halı-kilimi olarak ifade edilen dokumaların Avşar olmayan Türk halkları arasında da yaygın olarak yapılıp kullanıldığını nasıl açıklayabiliriz?* Dolayısıyla halı-kilimlerin ve bunların üzerindeki damgaların tasnifinde "benzetme, varsayım, yakıştırma ve tahmin yöntemleri yanında, uydurmaları da kabullenerek el yordamıyla ilerlediğimizi biliyoruz"[5] ifadesi bu konuda araştırılması gereken temel sorunların bizi beklediğine işaret ediyor. Damgaların isimlendirmelerinin önemli bir kısmının yakıştırma ve uydurma olmaları hakkında özellikle resim 2, 3 ve 4’e bakınız.

Resim 3’te Eskişehir/Sivrihisar ilçesinden damgalar görülmektedir. Bu resimdeki 1 ve 2 nolu damgalar için kaynakta verilen söylencenin bir başka varyantı, Hakkâri ve Şırnak’ta Gülsayra diye bilinen damga için ifade edilir[6]. Bu resimdeki bir başka konu ise aynı eserde aynı damgaya iki farklı ismin verilmiş olmasıdır. Resimde görüldüğü gibi sayfa 13’de 1 ve 2 nolu damga  “gelin kız”, sayfa 15’de ise aynı damga “evli kadın” olarak isimlendirilmiştir. Bu tür isimlendirme hataları, konu hakkındaki çalışmalarda sıkça görülen bir durumdur.

Yerel çalışmaların ortaya çıkardığı verileri,  bir bölgeye has isimlendirmeleri Türkiye geneline özgü bir durum tespiti gibi değerlendirmek gerçeği yansıtmayan anlayışların doğmasına meydan vermektedir. Öbür yandan elibelinde olarak isimlendirilen bazı damgaların koçboynuzu veya bereket olarak isimlendirilen damgalardan nasıl ve neden farklı bir biçimde adlandırıldığı da, ayrıca kendi başına açıklanmaya muhtaç bir sorundur.

Türk halı-kilim tasniflerini birkaç grup dışında çok çeşitli adlandırmak pratik bir kaygıdan öteye bir şey ifade etmediği gibi, aşırı ısrarlar sosyo-kültürel hayatı ya da sosyal hafızayı parçalar. Çünkü onlar yani damgalar aynı tarihî bilinç içinde, fakat farklı zamanlarda ifade edilmiş bir zihniyetin ürünüdürler. Dolayısıyla geleneksel Türk halı-kilimlerinde farklı gibi görünen damgalar, aslında bir bütünün çeşitli parçalarını ifade ederler.

Türkiye’de görülen damgaların neredeyse Türklerin sosyal coğrafyalarının tamamında özellikle de Orta Asya ve Sibirya Türklerinde tarihin bilindiği devirlerinden beri kullanılmış ve kullanılmaktadır. Bu konuda Sovyetler Birliği zamanında hazırlanan eserlerde bolca örnek vardır. Özellikle İvanov’un eseri[7] Sibirya Türklerinin kullandığı damgalar açısından son derece zengindir. Bu eserde ifade edilen damgaların hemen hepsini Türkiye’deki halı-kilimlerde de görmek mümkündür. Mesela Türkiye’de pıtrak olarak ifade edilen damga, Sibirya’da kullanılmaktadır. Fakat Sibirya’da pıtrak yetişmez.

Türkiye’de kullanılan damgaların her şeyden önce tarihî, kültürel kaynaklarının tespit edilmesi gerekir. Bu sebeple damgaların Türk kültür coğrafyasındaki dökümü yapılmalıdır. Bunlar yapılmadan halı-kilimlerdeki damgalarının isimlendirilmeleri, anlamlandırılmaları genelde sakıncalı ve yanlış algılamalara yol açacak sonuçlar yaratabilir. Üstelik kimi zaman bilinçli veya bilinçsiz biçimde yapılan bu türden hataları düzeltmek, yeni araştırma yapmaktan çok daha zor olmaktadır. Dolayısıyla, halı-kilim damgaları hakkında çalışanların olabildiğince disiplinler arası bir anlayışla araştırma yapmalarına ihtiyaç olduğu kadar bu bir zorunluluktur.

Yukarıda da kısaca ifade ettiğimiz gibi Güran Erbek ve Mine Erbek tarafından hazırlanıp Kültür Bakanlığı tarafından yayımlanan üç ayrı eserde, Türkiye’deki halı-kilimlere kimlik veren damgalar, Anadolu’da yaşamış tarih öncesi halklarla ilişkilendirilerek de anlatılmaktadır. Örneğin her üç eserde de yukarıda bahsi geçen Gülsayra-Gülsayre’nin dokuduğu damga, Anadolu’daki yaygın kullanımıyla “elibelinde” olarak adlandırılmış olup bu damganın Çatalhöyük, Ahlatlıbel, Hacılar kazılarında bulunan ana tanrıça şeklinden türediği, Çatalhöyük kazıları sonucu bulunmuş olan duvar süsleme örneklerinin günümüzde Anadolu’da kullanılanlardan pek farklı olmadığı ifade edilerek şöyle denmiştir: “Anadolu kilim ve halı dokuma tekniklerinde karşımıza çıkan elibelinde motifi bu heykelciklere benzer formdadır. Dokumalardaki bütün motifler kadının kültürel birikiminin bir yansımasıdır”[8].

Eagleton ise, yazdığı bir eserde Türkiye’de halı-kilimlerde kullanılan damgaları Kürt damgaları olarak ifade etmenin ötesinde Kürt halı-kilimlerinin “otantikliğini” koruduğunu ve simetrik olduğunu belirterek Türkiye’deki Kürt halılarının yanlış bir isimlendirmeyle “Yörük” halısı olarak ifade edildiğini belirtir[9]. Aynı anlayışı birçok Batılı araştırmacının eserlerinde de görmek mümkündür. Bu konuda ortaya atılan görüşlerden haberdar olmak için internet üzerinde küçük bir araştırma yapmak yeterlidir. Ancak, bilmek gerekir ki, bu türden faaliyetlerin bilimsel yanı olmamakla beraber; dıştan tasarlanmış ve içten uygulamaya sokulmak istenen bir ‘millet-ulus/nation-buildings’ inşa etme programının bilinçli çabalarının yansımalarıdır.

Yerli ve yabancı ülkelerin muhtelif halı-kilim uzmanlarınca yapılan kasıtlı, yanlış ve tahrif edilmiş bilgilendirmeler, bilimsel değerden yoksun spekülatif açıklamalardır. Fakat bunlar, ananevi Kürt, Zaza halı-kilimlerindeki simetrik damgalar gerçeğini ve Kürt, Zaza dokumalarıyla Türk dokumalarının aynı olması gerçeğini ortadan kaldırmıyor*. Türk kültür coğrafyasında görülen bu damgaların ana kaynağının Altaylar olduğu konu uzmanlarınca kabul edilmektedir. Özellikle Sovyetler Birliği zamanında Rusların yayınladığı eserlerde, Türk halklarının halı-kilimlerinde bu damgalar tespit edilmiştir. Hatta Sibirya’nın en ücra yerlerinde yapılan çalışmalarda bile, bu damgaları görmek mümkündür[10]. Üstelik onlar zorlama çizimlere gerek kalmadan,  geleneksel davranışlarının bir ifadesi olarak görülürler.

Sonuç olarak, Türkiye’de halı-kilim çalışanların ana problemi bugüne kadar genelde halı ve kilimin nerede dokunduğu, adı, iplik yapısı, düğüm sayısı gibi meseleler olmuştur. Oysa halı-kilim ve mezar taşlarındaki damgalar birer sanat eseri olmaktan öte, bir duygunun bir sosyo-kültürel hayatın, en genel tabiri ile sosyal tarihin dile getirildiği kitap sayfaları ve tarihi vesikalardır. Bu belgeler resmi kurumlar tarafından yazılmadıkları için de halkın en yalın duygu ve düşüncelerini ifade ederler. Dolayısıyla tarih yazıcıları ve sosyo-kültürel kavramlar hakkında çalışanların, öncelikle halı-kilim ve mezar taşları gibi etnografik eserleri dikkate almaları gerekir. Çünkü bunlar resmî duygular ile bilgilerin karışmadığı en yalın tarihî vesikalar olup geleneksel hayatı ve zihniyeti ifade ederler. Bu bağlamda Avşar halı-kilimleri de Avşarlıktan ziyade Türklüğü ifade eder ve etmektedir.

mustafaABilimsel sefaletimiz, ülkemizdeki genel metodoloji anlayışının önemli tenkitçilerinden Arslan tarafından, dramatize edilerek şöyle anlatılır: ``Türkiye`de entelektüel hayat yoksuldur. Çünkü entelektüel, akademisyenler tek toplumsal kaynaktan gelmedirler ve bu nedenle ülkemizdeki entelektüel oluşum tam bir monopolistik yapı sergilemektedir. Bu entelektüel yapının ya da modern epistemik cemaatin mensupları, fazlaca basitleştirme pahasına dile getirmek gerekirse, toplumsal kaynakları bakımından pozitivist bilim ideolojisini `bilim` diye gönüllü olarak benimsemiş bir elitler zümresinin varisleridir. Entelektüel statükonun sahipleridir onlar; ayrı ayrı konuştuklarında, farklı şeyler söylüyor gibi göründüklerinde bile, tek bir ağızdan konuşuyor gibidirler ve arenada başka kimse yoktur`` (1). Bu ifadeler belki çok iddialı olabilir; ancak üzerinde düşünülmesi gereken bir problemi ifade ettiği için son derece önemlidir.

Metodoloji bir zihniyet, strateji ve taktik meselesiyse -ki öyledir- yukarıdaki cümleleri sosyo-kültürel farklılıkları da dikkate alarak, kendi şartlarımıza göre bakış açıları geliştirmemiz gerekmez mi? Ancak, herhalde zihniyet olarak bağımsız olamadığımızdan, ilim zihniyetinin ve metodunun arkasında yatan nedenleri tespit etmekte yetersiz kalmaktayız.

``Batı, Hıristiyan kültürünün bir sonucudur``. Weber de ampirizm, Hellenizm`in etkisiyle Hıristiyanlıkta tam bir gelişme göstermiştir (2) der. ``Bu nedenle Batılı bilim ve düşünce sistemini oluşturan metodoloji zihniyeti, Batı`nın dünya görüşü, norm ve önermelerinin bir ürünüdür... Eleştirmesiz ve yorumsuz bir taklitçilik, metodoloji alanında da kültür ve düşünce hayatımızı istila etmiştir. Bu görüş felsefesinin sonucu olarak Batı`nın dünya görüşü ve değerler sisteminin ürünü olan modeller, araştırma yöntemleri aynı şartları yaşıyormuşçasına ülkemiz sosyal şartlarına adapte bile edilmeksizin aktarılmıştır`` (3) . Bu hastalık nedeniyle Batı`nın değerleriyle kendi sosyal meselelerimizi tahlil etmeye çalışıyoruz. Oysa biz ne kadar Batılıyız desek de değiliz ve olamayız. Çünkü değerlerimiz Doğu kültür dairesi içinde şekillenmiş ve hâlâ oradan beslenmektedir. Diğer yandan, sosyal değerler önemli ölçüde evrensel değildir. Ve sosyal değerler var olduğu sosyal yapının izlerini taşır.

Batılı sosyal bilimciler bu sahadaki metodolojilerin evrensel olamayacağını ifade etmektedirler. Meselâ Bennett`e göre her sosyal yapının kendine özgü sosyal problemleri vardır ve hiçbir metodoloji geliştirildiği gruptan başka grupların problemlerinin çözümü için tatbik edilemez. Dolayısıyla sosyal bilimlerde determinizm olamaz (4) . Fallers de sosyal bilimlerin millî karakterli olduğunu ve metotlarının bilim adamının içinde yaşadığı sosyal gruplardan çıkardığı yorumlarla oluştuğunu belirttikten sonra, bugün Türkiye`deki sosyal bilimcilerin, genellikle bildiklerini Avrupa ve Amerika`da yayınlanmış kitap ve dergiler yoluyla öğrendiğini, oysa bu yayınların Avrupa ve Amerika şartları için geliştirilmiş kavram ve teorilere dayandığını söyler (5) .

Tuna`ya göre de sosyolojinin Batı`da ortaya çıkması ve oradaki problemlerle şekillenmesinden dolayı ayrıca, Batılı olmadığımız (yani Doğu`lu olduğumuz) için, Batı sosyolojisinin teknikleri, meselelerimizi çözmede bir işe yaramamıştır (6) .

Bu ifadeleri doğrulayan en önemli örneklerden birine Türk Tarih Kurumu başkanı Sayın Halaçoğlu`nun ``Türk Tarihinde ve Kültüründe Avşarlar Sempozyumu``nundaki (Kayseri, 18.08.2007) konuşması nedeniyle saldırganlık, cehalet ve art niyet ile ne kadar yakın olduğumuza bir kez daha şahit olduk.

Konuya girmeden önce azınlık ve etnik kavramları hakkında kısa bir bilgi vermek istiyoruz. Dünyada ``azınlık, etniklik, kimlik`` gibi kavramlar üzerinde belli bir uzlaşma sağlanamadığı halde Türkiye`de dil kavramından hareketle ``etnisite`` meydana getirilmeye çalışılmaktadır. Oysa aynı dili konuşanlar her zaman belli bir etnik grubu ifade etmemektedir. Mesela İngilizce konuşan Avustralyalılar, Kanadalılar, Amerikalılar, kendilerini İngiliz; Fransızca konuşan Kanada`daki Quebec`liler kendilerini Fransız; Almanca konuşan Avusturyalılarda kendilerini Alman kabul etmezler. Ayrıca Tacar`a göre dünyada 1995 yılı itibariyle 197 devlet olduğu halde, yer yüzünde 6000`den fazla dil konuşulmakta ve ancak bunlardan %2`si devlet dili olarak kabul edilmektedir. Mesela İngilizce 56, Fransızca 36, Arapça 22, İspanyolca 21, Portekizce 7, Almanca 5, Çince 3 ülkenin resmi dilidir. Çin`de ise 24 Çinli etnik grup ve Çinli olmayan 55 etnik grup olup, ülkede 140 dil kullanılmaktadır (7).

``Kürtlerin`` ayrı bir millet ya da etnik bir grup olduğunu iddia edenlerin en önemli hareket noktalarını dil meydana getirmektedir. Bu konuda 1786`da Petesburg Bilimler Akademesi`nce yapılan ve ``Kürtçe (Kırmançca)-Rusça-Almanca`` yayınlanan, 8307 kelimeden oluşan sözlük onların ana hareket noktasını oluşturur. Ancak bu sözlüğe atıf yapanlar sözlükteki kelimelerin etimoloji hakkındaki bilgileri görmezden gelirler.

Söz konusu sözlükteki kelimelerin tasnifi şu şekilde yapılmıştır: ``Türkçe (eski Türkmence) 3080, Arapça (yeni dil) 2000, Pehlevice (eski) 370, Farsça (yeni dil) 1030, Zinda 1240, Ermenice 220, Güldani 108,  Çerkezce (eski) 60, Gürcüce (eski dil) 20, Kürtçe (asıl) 300`` olup, bunların büyük çoğunluğu da coğrafi yer adlarıdır (8).

Osmanlı arşiv belgelerinde Kürt kavramı hakkında bazı bilgiler şu şekildedir:

``Ekrad`` ve ``Kürt`` kavramları şu anlamlarda kullanılmıştır:  ``Ekrad-ı Çorum`` halkı ``Türkman Taifesi``ndendir.

``Ekrad- Milli``, ``Ekrad Taifesinden``, ``Milli, ``Millili`` ise ``Türkmanı Ekradı Ulus Taifesinden`` olarak tanımlanmış. ``Milli Türkman`` ise ``Türkman Ekradı Taifesi`` olarak zikredilir.

``Hacılar Ekradı`` için de ``Türkman Taifsinden. Bozulus Türkman Aişiretinden``dir denmiştir.

``Karacakürd, Karacakürdlü, Karaca Kürd, Karacakürd,   Karaca Kürd. Karacakürd, Karacakürdlü`` kavramları bir yerde ``Yörükan Taifesinden``,  bir diğerinde ``Konar-Göçer Türkman Taifesinden``, bir diğer yerde de, `` Konar ?Göçer Türkman Taifesinden olarak tanımlanmıştır..

``Karaca Kürd Oymağı``, Boynuinceli Aşiretindendir`` denilirken, bir başka yerde de ``Karacakürd Cemaatı, Danişmentli Aşiretindendir`` denilmiştir.

``Kürdler`` ise ``Türkman Ekradı Yörükan Taifesinden`` olarak tanımlanır.

``Kürmanc``lar bir yerde ``Yörükan Taifesinden``, olarak ifade edilirken,  diğer bir yerde de ``Konar-Göçer Türkman Taifesinden. Kürmanc Cemaatı, Bozulus Türkman Aşietetindendir`` denmiştir.

``Recebli Afşarı Ekradı``, ``Recebli Afşarı Torunları, Recebli Afşarı`` için kullanılmıştır. Mesela ``Recebli Afşarı Ekradı``, için bir yerde  ``Ekrad Taifesindendir`` denilirken,  bir başka yerde, ``Recepli Ekradı Afşarı Torunları`` ve ``Recebli Afşarı``, ``Türkman Taifesinden`` olarak ifade edilmiştir (9) .

Söz konu olan sempozyumda Halaçoğlu`nun tartışmalara konu olan açık konuşmasındaki bölümün aslı şudur:

``Nitekim zaman içerisinde geçmiş dönemlerdeki araştırmalarda şunu gördüm ki; aslında Kürt dediğimiz birçok insan da aslında Türkmen asıllıdır. Yapısal olarak söylüyorum ama bununla beraber bir şey daha ifade ediyorum.  Söyleyeceğim şeyler fantezi değil. Bugün Kürt olarak bilinen bazı aşiretlerin, hatta ve hatta tehcirden kurtulmak için kendilerini Kürt-Alevi olarak gösteren Ermenilerin de bulunduğunu söylemem gerekir. PKK`nın ve TİKKO`nun içinde yer alan birçok insan da. Bu açıdan baktığımızda bizim zannettiğimiz gibi PKK veya TİKKO hareketinin de bir Kürt hareketi olduğunu söyleyemeyiz. Bütün bunları yabancı arşiv belgeleri o tarihte yapılmış birtakım araştırmalardan söylediğimi belirtmek isterim``. (Halaçoğlu`nun konuşma metninin tamamını http://www.ttk.org.tr/index.php?Page=Duyurular&;;DuyuruNo=16 adresinde okuyabilirsiniz.)

Şimdi de bilgi sahibi olmadan konuşmayı alışkanlık edinmiş bazı bilim, gazeteci ya da siyaset adamlarından örneklere bakalım:

Prof. Dr. Halim Bulutoğlu (Tarih Vakfı Başkanı): ``Belgelere dayalı konuşmayana tarihçi denmez. Ben bugüne kadar nesnel ve belgeye dayalı çalışmanın böyle bir sonuç verdiğini bilmiyorum. Bu tür açıklamalar bölücülük ve dışlayıcılık yaratır``.

Bilindiği gibi Halaçoğlu 10 yıldan fazla sürer ve 41 binden fazla aşiret hakkındaki derlediği belgelerle konuşmuştur.

Ahmet İnal (AK Parti- Batman milletvekili) : ``Kürtlerin dipdiri ortada olduğu, kendi orijinal yapısından hiçbir şey kaybetmediği ortada. Bu açıklamalar safsatadan ibaret. Bu tür insanların iddialarında ısrarcı olmaları halinde görevden de alınmaları gerekir``.

Sayın İnal, aslında Halaçoğlu`nu partiniz görevden almak için ilk günden beri çalışmalar içinde olmuştur. Bu nedenle de mahkemeye başvurmuş, ancak Türk adaleti Halaçoğlu lehine karar vermiştir. Konu hakkında bilgiye isterseniz ulaşabilirisiniz.

Yılmaz Ateş (CHP-Ankara) : ``Neresinden baksanız cehalet ve ayrımcılık kokuyor. Sözler beni dehşete düşürdü``.

Reha Çamuroğlu (AK Parti-İstanbul) : Halaçoğlu`nun bu sözlerini temellendirdiği kitabını bekliyoruz. Tarihçiler bazen kendi buluşlarının doğrudan siyasi sonuçları olduğunu zannetmek gibi bir duyguya kapılır. Kökenlerden mesnet aramak ırkçılık olur, ırkçılığın daniskası olur.

Halaçoğlu`nun çalışmasının aslında insanlarının kökenini araştırmak olmadığını Çamuroğlu`nun bilmesi gerekir. Çünkü hocanın konu hakkında önceden yayınlanmış eserlerinden bir tarihçi olarak haberdar olduğunu düşünüyoruz. Eğer haberi yoksa bu da onun bilimsel ahlakı ve yöntemiyle ilgilidir. Bekli de Çamuroğlu`nun bizim bilmediğimiz bir yarası var.

Kürt yoktur diyen Prof. Halaçoğlu`na Ahmet Türk`ten sert tepki geldi. ``DTP lideri Ahmet Türk, istifasını istedi. Türk, ``Türkiye Tarih Kurumu Başkanı kalkıp ilime, ahlaka, siyasete aykırı söylemle ortaya çıkıyor. Kürt Alevilerin Ermeni dönmesi olduğunu söylüyor. Tarih Kurumunun Başkanı`nın, tarihten haberi yok`` dedi.

Sayın Türk`le ilgisi olduğunu düşündüğümüz bir yazıyı Sayın araştırmacı yazar Sayın Şakir Keçeli BABA, www.haberakademi.net de yayınladı. Baba yazısına bir soruyla başlıyor. ``Hamidiye Alayları ve Hain Kanco  Hamidiye Alayları ve Hain Kanco Hamidiye Alaylarının sancaktarı Hain KANCO kimdir acep? ``Aslen Yezididir ve Mardin ili`nin Derik ilçesine bağlı KASIR KANCO adlı köydendir. Şu anda KASIRKANCO (ATLI) köyü`nde derebeylere ait şato benzeri malikânesi ayaktadır.

``HAİN KANCO`nun soyu ne iş mi yapar? Onlar da bizim adımıza konuşan Alevi örgütlerinin yöneticileri ile omuz omuza vererek Türk Ulusalcılarına saldırmaktadırlar. Şu anda da meclisimizde önemli bir grubun önündedir.

Pirsultan Sultan Kültür Derneği Genel Başkanı, Kazım Genç, ``Halaçoğlu ``Kürtler Türkmen asıllı, Kürt Alevi olarak bilinen vatandaşlar ise Ermeni kökenlidir`` demiş. 72 millete bir nazar ile bakan Alevilerde, ``Kürt Alevileri`` ``Türk Alevileri`` ``Balkan Alevileri`` vb. her hangi bir ayırım söz konusu değildir``.

Sayın Genç`ten nasıl oluyorda 72 millete aynı gözle bakarken Halaçoğlu`nu yargısız infaz edebiliyor. Diğer yandan  Sayın Genç, Pirsultan Sultan Kültür Derneği Genel Başkanı olarak, Alevileri çeşitli gruplara ayıran, mesela Tahtacı Alevi, Türk Alevi, Türkmen Alevi, Zaza, Alevi vb ya da Alevileri İslam dışı gösteren batılı ve yerli araştırmacılar için hangi tepkileri göstermiştir.

CHP Kahramanmaraş Milletvekili Durdu Özbolat, ``Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanı Yusuf Halaçoğlu`nun elinde olduğunu söylediği ``dönme`` listesinin`` imha edilmesini istedi``.

Sayın Özbolat hani sizin partiniz özgürlükleri savunuyordu. Hani siz kitapların yasaklanmasına veya yakılmasına karşıydınız. Yoksa unuttunuz mu?

Ömer Taşpınar, ``Soykırım` meselesini bir kenara bırakın, `Ermeni` olmayı `maalesef` kelimesiyle beraber kullanan faşist ve ırkçı bir zihniyet var müthiş bilimsel çalışmalar yapan anlı şanlı Türk Tarih Kurumu`nun başında...``

Sayın Taşpınar` ``Brookings Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü`` olduğu için Halaçoğlu`nun çalışmalarını ırkçı ve faşizan bulmuş olması çok da yabana atılır değil. Sanırız çalışmalarını engelliyor. Eğer görüşlerinde samimiyse Türkiye`yi parçalamaya dönük çalışmalar karşısında da bir şeyler demesi gerekmez mi?

Erdal Şahin, ``3 bin yıllık yalanı aydınlattı. Meğer Sümerce`deki ``Kuragutyum`` ve ``Karda``, Elamice`deki ``Kurdasu``, Akatça`daki ``Kurtei``, Asurca`daki ``Kurti``, Babilce`deki ``Kardu`` sözcüklerinin ``Kürt`` anlamına geldiğini söyleyip yazan tarihçiler ve etimologlar da bilimsel gerçekleri tahrif ediyorlarmış. Aynı şekilde Kürtler`e Yunanlılar`ın ``Karduşoy``, Romalılar`ın ise ``Korduen`` dediklerini öne sürenler de``.

Sayın Şahin`in gazeteciliğini tartışmak bizi düşmez ancak kendilerinin de tarihi konuları tartışmaya açarken biraz dikkatli olması gerekir. Birtakım kavramları sırlamak gazetecilik değildir. Bu konuda en azından rahmetli Uğur Mumcu`nun açtığı yol takip edilebilir.

Eğer Şahin`in yukarıda sıraladığı kavramları kulaktan dolma bilgilerle değil de ilk defa bilim kamuoyuna kazandıran Minorsky`nin, hatta bazı ``Kürt milliyetçisi`` yazarların çalışmalarına baksaydı bu kadar tarihi gerçeklerden uzak ifadeler kullanamazdı.

Burada Şahin`e en iyi cevabı konu hakkında çalışmalarıyla tanınan McDowwall vermektedir: ``MS 7. yüzyılındaki Arap yayılması döneminde `Kürt` sözcüğü göçebeleri ifade etmek için kullanılıyordu. Bu nedenle, etnik olmaktan çok sosyo-ekonomik bir anlam taşıyordu`` Ayrıca McDowall`a göre ``bazı Arap, Ermeni, Asuri ve Pers (ve daha sonra Türkmen) aşiretlerinin kültür ve dil olarak Kürtleşmiş olduklarına kuşku yoktur. Böylece Kürt etnik kimliği tek bir ırksal kökene  işaret etmemektedir`` (10).

Prof. Dr. Halim Bulutoğlu (Tarih Vakfı Başkanı): ``Belgelere dayalı konuşmayana tarihçi denmez. Ben bugüne kadar nesnel ve belgeye dayalı çalışmanın böyle bir sonuç verdiğini bilmiyorum. Bu tür açıklamalar bölücülük ve dışlayıcılık yaratır``.

Bilindiği gibi Halaçoğlu 10 yıldan fazla sürer ve 41 binden fazla aşiret hakkındaki derlediği belgelerle konuşmuştur.

Tarih Vakfı eski ve yeni yönetim kurulu üyelerinin imzasıyla yapılan basın açıklamasında, ``Halaçoğlu, bugünkü bazı Kürt topluluklarının 15?16. yüzyıllarda Türkmen olduğunu söylüyor. `Acaba aynı topluluklar 10. yüzyılda ne idiler?` sorusuna verilebilecek bir cevap varsa ve bu cevap anlamlıysa, Halaçoğlu`nun tespitlerinin de bir anlamı olur`` denmektedir.

Yukarıdaki ifadeler görüldüğü üzere Tarih Vakfı adına tarihçilerce yapılmıştır. Eğer tarihçi olduklarını iddia eden insanlar genel Türk tarihi bilselerdi Halaçoğlu`nun bilgileriyle 10 hatta M.Ö ki tarihle de konu ilişkilendirip o tarihte bu insanların hangi tarihi ve kültür dairesi içinde oldukları hakkında fikirleri olurlardı.

Mesela Kürdistan kelimesini ilk Selçuklu sultanı Sultan Sencer Urumiye bölgesi için kullanmıştır. Rasony Macarların bir kolunun Kürt olduğu, Hun tarihi hakkında dünyaca otorite kabul edilen De Groot Hunların bir kolunun Kürt olduğunu yazmıştır.

Halaçoğlu`nun `O Kürt olamaz` sözlerine Hülya Avşar çok kızdı: ``Halaçoğlu`nun açıklamalarında adı geçen sanatçı Hülya Avşar`dan yanıt geldi. Benim bildiğim bizim evde herkesin Kürtçe konuştuğuydu. Şimdi herkes Türkçe konuşuyor. Kürtçe konuşulduğu dönemde duygu düşüncelerimiz neyse şimdi de o.`` Anne Emral Avşar ise ``Benim soyum zaten Türk. Avşar soyadı eşim Celal Bey`indir ve kendisi Kürt`tür. Bütün Avşar sülalesi Kürt`tür. Hatta Helin de Kürtçe bir isimdir`` dedi

İnsanların kendimi her hangi bir sosyal bir gruptan ya da milletten görmesi psikolojik ve sosyolojiktir. Çünkü bu bir mensubiyetten kaynaklanır. Ancak insanların sahip olduğu sosyal grupların tarihi ve kültürel yapılarını araştırmak da kimse tarafından engellenemez.

Hülya Avşar 1990`larda `` bende Kürdüm``, 2006`da ise  ``Koca Avşar aşiretinin kızıyım`` ve ``Kürtmüşüz`` ifadelerini kullanmıştır. Hülya Avşar mesleği icabı konun cahili olabilir.  Ancak konuyu haber yapanların bir insan hem ``Avşar`` hem de nasıl ``Kürt`` olur, ya da Avşarların Oğuzların 24 boyundan biri, dışa en kapalı ve Osmanlının en son iskân ettiği boy olduğunu sormaları gerekmezmiydi? (11)

Diğer yandan insanlara günlük hayatta kullandıkları dile göre milliyet ya da kimlik verirsek o zaman ABD, Kanada, Yeni Zellenda gibi İngilizce konuşanları (Bugün İngilizce 55 devletin resmi dilidir.) İngiliz, İspanyolca konuşan Meksikalıları İspanyol, Portekizce konuşan Brezilyalıları da Portekiz milletinden saymamız gerekmez mi?

Ayrıca konu hakkında biraz çalışması olanların Türkiye`nin çeşitli bölgelerde yaşayan Avşarların, KırmancaZazaca ve Türkçe konuştuğunu bilir. Mesela Van`da bir kısım Avşar aşireti Kırmacca bir kısmı Türkçe (Ancak her iki grupta köklerini Nadir Şah`a dayandırır.), Diyarbakır`da ise bir kısmı Türkçe bir kısmı da Zazaca konuşur. Adana ve Hülya Avşar`ın Ardahan`a göç ettirilen atalarının Kayseri`de kalanları ise Türkçe konuşmaktadır (12).

Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Necdet Torun`da Erzurum Avşarlarından olup, özel konuşmamız da köklerinin Avşarlara dayandığını ifade etmişti. Bilindiği gibi Torun oymağı Avşarların en önemli kolu olup Osmanlı zamanında beyi olmayan obalara Torunlardan Bey atanırdı.

Torun Kırmancca`da da ``köklü, soylu aşiret`` anlamına gelir ve Torun olanlar diğer aşiretler içinde ve çevrede çok önemi bir saygınlığı sahiptir. Bu durumun halen devam ettiğini Siverek, Şanlıurfa, Ağrı, Van, Erciş, Adıyaman ve Diyarbakır`da yaptığımız saha çalışmalarında da tespit etmiştik.

Ziya Gökalp 1920`de yaptığı saha çalışmasında Siverek ilçesindeki Karakeçili  aşiretinin ağalarına ``Torunlu`` (12) denir der. Bilindiği gibi Kırmançca`da ``Torin-Torın`` kelimesi ``asılzade, soylu`` anlamındadır. Mesela Siverek ve köyleri ile Şanlıurfa merkezinde bir insanın önemli bir sosyal statü kazanması karşısında gururlu bir tavır takınmasına ``torunlaşma``  ``o torunlaşmış`` deyimi kullanılmaktadır.

Aynı konuda kendisi de Doğulu olan ve ``Krmançca bilen Aras,  yazdığı bir makalede ``Diyarbakır ve Urfa dolaylarında yakın çevre köylerinden şehre elden yoğurt yumurta yağ getirenler barajilerce (şehirli) ``Kirmanç`` olarak adlandırılmaktadır. Yine Doğu Beyazıt`ta kasabalılar tüm köylülere (ağalar da dahil) ``Kirmanç`` demektedirler... Aynı şekilde Doğu`daki ``Torun`` ve ``Mirek``ler (secereli veya asil ağalar) tüm halka ``Kirmanç`` demektedirler... Yörede ``Kirmanço`` ise daha aşağılayıcı anlamında kullanılır`` (13) der.

Bugün birçok bölgemizde ``Torun`` aşiretine rastlanır. Mesela, bilgilerimize göre Ağrı, Kars, Van, Erzurum, Tunceli, Diyarbakır, Şanlıurfa, Gaziantep, Kahramanmaraş, Sivas, Adana, Tokat, Kayseri ve Konya`da ``Torunlar`` yaşamaktadır. Bunlardan Konya, Kayseri, Adana ve Gaziantep Torunları Türkçe`den başka dil konuşmamışlar ve konuşmamaktadırlar.

Bu satırların yazarı da  Avşar boyunun bir kolu olan Torunlardan olup, köklerinin Nadir Şah`a dayandığını atalarından dinlemiştir. Ayrıca yörede Torun Paşa olarak bilinen bir yakının 1900`lerin başında kaleme aldığı elyazmasında da aynı bilgilerin olduğunu görmüştür. Van merkezi ve Erciş ilçesinde yaptığımız araştırmaya göre de  buradaki Torunların bir kısmının ana dili Kırmançca, bir kısmı ise Türkçe`dir. Ancak her iki grup da köklerini Nadir Şah`dan kaynaklandığını söylemektedir.

İran`ın Basra, Urumuyi, Horosan ve diğer bölgelerindeki Avşarların bir kısmı Farsça bir kısmı da Türkçe konuşur. Azerbaycan Avşarlar ise Azeri Türkçesini konuşur. Dolayısıyla dil kültürler için çok önemli olmakla beraber, kültürü ve milliyeti belirlemede tek başına yeterli değildir.

Halaçoğlu`nun Ermeni asıllı Hıristiyan dönmeleri hakkında söyledi söylediği sözler aslında her yörede bilinen gerçeklerdir. Çünkü birçoğumuzun babası-anası ya da dedesi-ninesi 1915 tarihinin birinci ya da ikinci kaynak olarak şahididir.

Hırak Dink`te ``bir Ermenistan gezisinde oradaki muhataplarına, siz 1,5 milyon kişiden bahsediyorsunuz. Oysa ayni dönemde yaklaşık 500 bin Ermeni, din değiştirip Türk olmuştu. Bunları neden dikkate almıyorsunuz?` diye sordu. Muhatabı da `Bu konunun gündeme gelmesi, davamıza zarar verir`` demişti.

Kaldı ki Sefa Kaplan 28 Ağustos 2007`de Hürriyet Gazetesi`nde 31 Ermeni asıllı vatandaşımızın imzaladığı bir bilidir den şunları aktarır: ``1915 olaylarında bazı Ermenilerin ölümden kurtulmak için dinlerini hatta kökenlerini değiştirmiş oldukları acı ama bir gerçektir``.

Aynı gazetecinin 31 Ağustos 2007 tarihli haberinin başlığı ``Müslüman Ermeniler olduğunu biliyoruz`` olup Mesrob II den şunları aktarır: ``Halaçoğlu`nun sözünü ettiği listeler konusunda bilgisi olmadığını belirten Mesrob II, ``Ama Adıyaman, Tunceli ve Karadeniz Bölgesi`nde (Hemşinliler) Müslüman Ermeniler`in bulunduğunu bilmeyen yok`` dedi.

Halaçolu`na görüşlerini tamamlayan bir başka katkıda Ermeni asıllı Hıristiyan dönmelerin sadece ``Alevi Kürtler`` arasında değil, ``Alevi Türkler``, ``Sünni Türkler`` ile ``Sünni Kürtler`` arasında da olduğudur.

Gregoryen mezhebine bağlı Ermenilerinde Kıpçak Türklerinden olduğu bilinmektedir. Bilindiği gibi Kırımdaki ``Karaim Türkleri Musevi``, ``Çuvaş, Gagauz ve bir kısım Altay Türkü Hıristiyan``, ``Altay, Tuva, Sibirya ve Moğolista``da yaşayan bir kısım Türk de Budis`tir. Bu durumdan insanların rahatsız olması veya edilmesi söz konu olamaz. Çünkü insanlar doğuştan sahip oldukları özellikleri taşıdıkları ya da sonradan değiştirdikleri için suçlanamaz.

Her şeyden önce toplumda etkili olan insanların bir sosyal sorumluluğu vardır. Bu nedenle hoşlarına gitmeyen konular da olsa sağlıklı düşünmek zorundadır. Bir haberin kaynağını araştırmak da o konuda söz söyleyenlerin görevidir. Bu konu Basın Konseyi`nin

Basın Meslek İlkeleri başlı altındaki 6. madde de şöyle belirtilir: ``Soruşturulması gazetecilik olanakları içinde bulunan haberler, soruşturulmaksızın veya doğruluğuna emin olmaksızın yayınlanamaz``.

Sayın Halaçoğlu bilinmez ve ulaşılmaz bir insan değil. O nedenle Halaçoğlu hakkındaki olumsuz kampanyanın bilimsel anlayışla bağdaşmadığı, sadece siyasi polemik taşıdığı ortadır.

Türkiye`de demokrat görünüp de dilden hareketle ırkçılık yapanlar şu sorunun cevabını vermelidir:  Balkanlarda, Edirne`de, Şırnak`ta, Erivan`da, Bakü`de, Tebriz`de, Doğu İran`da halı-kilim dokuyan bir kadın, nasıl oluyor da Fars, Çin ve Rus asıllı kadınlardan farklı olarak, Sibirya`nın en ücra yöresindeki Türk kadınıyla binlerce yıldan beri aynı damgaları halı-kilimlerine dokuyor (14)?

Mehmet Niyazi millet ve milliyet konusuna sosyolojik ve psikolojik bir yaklaşımla ``milliyetin tayininde iki etken önemli rol oynar; bunlardan birisi psikolojik diğeri sosyolojiktir.Bir insan kendini hangi milletten sayıyorsa, sosyolojik bakımdan ait olup olmadığına bakılmaksızın, o insanın o millete ait olduğu kabul edilir. Napolyon, kesinlikle Fransız değildir; Korsikalıdır. Büyük bir ihtimalle Arap asıllıdır. Ama kendini Fransız kabul etmiş ömrünü Fransa`ya vermiştir...Stalin`de aslen Rus değildir, fakat kendisini Rus kabul etmiş...Oğuz Han`ın torunu ``Ben Türk değilim`` diyorsa, hiç kimse ``Sen Türksün`` diye onu zorlayamaz. Ama genellikle psikolojik boyut, yani aidiyet şuuru sosyolojik boyuta bağlı oluyor. Hiç kimsenin de Kürtlerin milliyetini tayin etme hakkı yoktur; kendilerini hakkında karar kendileri verir. Başkaları ancak tarihleri, sosyal yapıları hakkında ve benzeri hususlarda araştırma yapabilirler`` (15) der

Bu anlayış ve mantık çerçevesinde söz  konusu olan konuya yaklaşıldığı takdirde, konu hakkında önemli mesafeler alınacağına inanmaktayız. Aksi taktirde dayatmalarla bir yere varılması mümkün gözükmemektedir.

Sonuç, ``Hiç kimse çıkıp da `Halaçoğlu`nun söyledikleri yanlıştır` diyemiyor. Sadece `Irkçılık yapıyor` diyorlar. Tartışmak isteyenler buyursun``, Yusuf Halaçoğlu (16).

Kaynaklar:

1. Arslan, H., ``Metodolojizm, Türkiye`de Toplumsal Bilimler ve Eleştirinin Sefaleti``, Dergah Dergisi, S. 52, 1994, s. 17.

2.  Weber, M., Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu (Çev. Z. Aruoba), İstanbul, 1985, s. 11.

3. Türkdoğan, O.,  Bilimsel Değerlendirme ve Araştırma Metodolojisi, İstanbul, 1989, s. 26,10.

4. Bennet, J. W., Kültürlerin İncelenmesi-Saha Çalışması Teknik ve Metodolojisi Üzerine Bir İnceleme (Çev. F. Fegan), Ankara, 1968, s. 3-4, 26.

5. Fallers, L. A., ``Türkiye`de Sosyal İlimler``, Türkiye Coğrafî ve Sosyal Araştırmalar, İstanbul, 1979, s. 230-231, 233.

6. Tuna, K., ``Türk Sosyolojisinin Batı Sosyolojisi İle İlişkileri ve Sonuçları``, 75. Yılında Türkiye`de Sosyoloji, İstanbul, 1991, s. 36.

7. Tacar, P., Kültürel Haklar Dünyadaki Uygulamalar ve Türkiye İçin Bir Model Önerisi, 1996.

8. Rohat, Kürdoloji Bilimin 200 Yıllık Geçmişi (1787-1987), Deng Yayınları, Ağustos 1991.

-Fritz, Kürtlerin Tarihi (Çev S. Şanlıer),  Hasat Yayınları, İstanbul, 1992.

9. Türkay., C., Başbakanlık Arşiv Belgelerine Göre Oymak, Aşiret ve Cemaatler, İstanbul, 1979.

NOT: Bu konuda sekiz cilt olarak hazırlanan Yusuf Halaçoğlu`nun çalışmasında daha doyurucu belge ve bilgiler yakında okuyucuların hizmetine sunulacaktır.

10. McDowall, D., Kürtler, Avesta Yayınları, 2000).

11. Ardahan Avşarları konusunda kendisi de Ardahan Avşarı olan Asker Avşar`ın konu hakkındaki geniş araştırması için bakınız: Avşarelleri Dergisi, Sayı 1, 2007.

12. Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler, 1992.

13. Aras, A., ``Doğu`da Feodalite Var mı?``Ant Dergisi, 138. Sayı, 1968.

14. Bakınız: www.sosyalbilimler.org

15. Niyazi., M., Millet ve Türk Milliyetçiliği, Ötüken Neşriyat, 2005.

16. Yusuf Halaçoğlu`na yapılan saldırılar ve hocanın cevapları için bakınız: Halaçoğlu, Y., Etnik Yapısından Ermeni Meselesine Türkiye-Tarih Gelecektir, Babiali Kültür Yayıncılığı, İstanbul, 2007.

 

Dadaloğlu Derki;

Yücesine çıktım, baktım engine
Ovasının köpüklenmiş selleri
Yiğit olan düşmez ise dengine
Kendisine güldürür bütün elleri

Yücesinden bakıp gördüm uzağı
Kahpe düşman kurar'mola tuzağı
Seçemedim hırsız ile kaçağı
Dana kimler tuttu acep yolları

Beri gel de yayla kızı beri gel
Kollarımı kemer yapsın ince bel
Saçların omuza d

...

Yazarlar


IMAGE
Eldeniz Abbaslı
"Şamlı" Adı Üzerine

Azerbaycan’d...
IMAGE
Adnan Menderes Kaya
Avşar Yörelerinde Söz Varlığı

AVŞAR ...
IMAGE
Tufan Gündüz
Şu Kart-Kurt Meselesi

Türkiye'de ...
IMAGE
Mustafa Aksoy
Türk Kültürü Bağlamında Avşar Halı-Kilimleri

Türkiye’deki...
Great new costomer Bonus Bet365 read here.

Avsar VideoAvsar Video
Avşar KütüphaneAvşar Kütüphane
Avşar KöyleriAvşar Köyleri

Recepli Avşarlarının bir kolu. 1703 yılından itibaren diğer Recepli Avşarı obalarıyla birlikte Belih nehri boyları ve Rakka'ya iskan edildi. Ancak bir müddet sonra bir kısmı iskandan kaçıp etrafa dağı

...

Sis Avşarı obalarındandır. Sis bölgesinde 1519'da 22 hane, 1540 akça hasıl, 1523-4'te 15 hane, 6 mücerret, 16 kürekçi, 2 sipahi, 1160 akça hasıl, 1525-6'da 25 hane, 6 mücerret, 1034 akça hasıl, 1536-7

...

Yeni-İl Türkmenlerinden Kara Gündüzlü Avşarının bir obası. Suriye'de Azez'e iskana gönderilen Ağanlı Avşarı, iskan yerine gitmeyip dağılarak Dervişan kazası ve Bağros'a gitmişti. Sonunda 1702 yılında

...

Sis Avşarlarından Aydoğmuşlu'ya tabidir. Sis yöresindeki Bahşayışlılar, 1519'da 21 hane, 1523-4'de 36 hane, 13 mücerret, 1525-6'da 39 hane, 15 mücerret nüfusa sahip olup Yılanlu mezrasında ziraat ediy

...

arama
View best betting by artbetting.net
Download Full Premium themes